Ridwan Xelîl

Jiyan Fikir û Ramanên Min

BARIŞ Ve Çözüm Süreci – İsmail Beşikçi

—— I ——

Heinrich Böll Vakfı, Diyarbakır Sosyal Araştırmalar Enstitüsü, Açık Toplum Vakfı ve İsmail Beşikci Vakfı, “Savaştan Barışa, Çatışmadan Çözüme” konulu uluslararası bir sempozyum düzenliyor.

Bu sempozyumun amacı, barış ve çözüm süreci hakkında, Kürd/Kürdistan sorununun algılanması hakkında fikir alışverişinde bulunmak, sürece katkı sunmak olarak belirlenmiştir.

Ama bu tür çalışmalara rağmen, şu soru her zaman gündemdedir. Kürd/Kürdistan sorunu günümüze kadar neden çözülememiştir? Yüz yılı aşkın bir süreden beri gündemde olan bu sorun neden çözülemeden günümüze kadar gelmiştir?

Çözülecek olan sorun nedir? Sorunun temel niteliği nedir? Çözümden önce, bu konular üzerinde durmak da önemlidir.

Kürd/Kürdistan sorunu nedir? Kürdistan sorunu, 1920’li yıllarda, Cemiyet-i Akvam (Milletler Cemiyeti) döneminde, Kürdlerin ve Kürdistan’ın bölünmesi, parçalanması, paylaşılması ve Kürdlerin bağımsız devlet kurma haklarının gasp edilmesidir.

Temel sorun budur. Bu durumu dikkate almayan, görmezlikten, bilmezlikten gelen çözüm sürecinin sağlıklı ilerlemesi mümkün değildir.

1920’lerde yaşanan bu sürecin belli başlı aktörleri kimlerdir? Dönemin ileri gelen iki emperyal gücü, Büyük Britanya ve Fransa, ve Yakındoğu’nun, Ortadoğu’nun iki köklü devleti, Osmanlı İmparatorluğu ve İmparatorluğun devamı olarak Türkiye Cumhuriyeti, İran İmparatorluğu ve İmparatorluğun devamı olarak Yeni İran Şahlığı sürecin belli başlı aktörleridir. Bunu şu şekilde de ifade etmek mümkündür. Dönemin önde gelen iki emperyal devleti İngiltere ve Fransa ve Yakındoğu’daki, Ortadoğu’daki Türk, Arap ve Fars yönetimleri, Kürdler ve Kürdistan üzerindeki bölünmenin, parçalanmanın ve paylaşılmanın esas aktörleridir.

1920’lerde, Milletler Cemiyeti döneminde, Yakındoğu’da ve Ortadoğu’da bir statüko kurulmuş ama bu statüko Kürdlere, Kürdistan’a herhangi bir statü vermemiştir. Kürdler ve Kürdistan yok sayılmış, bilmezlikten, görmezlikten gelinmiştir. Umursanmamıştır.

Burada şu konuya da dikkat çekmekte yarar vardır. Kürdlerin ve Kürdistan’ın 1920’lerdeki bölünmesi ve paylaşılması, Kürdlerin ve Kürdistan’ın üçüncü bölünmesi ve paylaşılmasıdır. Bu ne demektir? Demek ki, Kürdlerde bir zaaf vardır. Hasım güçler, Kürdlerin bu zaafından yararlanarak onları bölüyor, parçalıyor ve onları, kendi ulusal çıkarları doğrultusunda seferber ediyor. Bu zaafın bilincine varmak ve bunlardan arınmaya çalışmak elbette çok önemlidir.

1920’ler, Ulusların Kendi Geleceklerini Tayin Hakkı ilkesinin en çok konuşulduğu, tartışıldığı bir dönem. Sovyetler Birliği’nde Lenin, Stalin, Troçki’nin, ABD’de Başkan Woodrow Wilson’un, bu temel ilkenin yaşama geçmesi için çaba harcadığı bir dönem. Bu temel ilkenin, Asya’da, Kuzey Afrika’da, Avrupa’da, halklara büyük moral verdiği bir dönem… İşte böyle bir dönemde, Kürdlerin ve Kürdistan’ın, bölünmesi, parçalanması, paylaşılması, Kürdlerin istek ve iradelerine rağmen, Kürdleri, Kürdistan’ı yok sayan sınırlar çizilmesi, üzerinde ayrıntılı bir şekilde durulması gereken bir konudur.

1920’lerde, Güney Kürdistan’da, Şeyh Mahmud Berzenci, “Ben Kürdistan Kralıyım” diyordu. Büyük Britanya’dan, kendisini, Kürdistan Kralı olarak tanımasını istiyordu. Büyük Britanya ve Fransa gibi emperyal güçler ise, değil bağımsız bir Kürdistan’ı, sömürge bir Kürdistan’ı bile kabul etmediler. Bugün, Kürdistan sömürge bile değildir. Sömürgenin sınırları olur. “Mozambik Portekiz’in sömürgesidir”, “Kenya İngiltere’nin sömürgesidir” denildiği zaman, sınırları önceden çizilmiş sömürge ülkeler söz konusu edilmektedir. Afrika’nın 1885’de paylaşıldığı, 1960’lardan sonra Afrika devletlerinin bu sınırlarla bağımsızlık kazandığı bilinmektedir.

Şu, çok önemli bir sorudur. 1920’lerde, Milletler Cemiyeti çerçevesinde, Büyük Britanya’ya bağlı Irak, Ürdün, Filistin, Fransa’ya bağlı Suriye, Lübnan mandaları (sömürgeleri) kurulurken, neden bir Kürdistan mandasının kurulmadığı, Kürdlerin ve Kürdistan’ın bölündüğü, parçalandığı, paylaşıldığı, her parçanın, ilgili yönetimlerce ilhak edildiği çok önemli bir sorudur. Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra Araplar da parçalanmış, ama her parça bir siyasal birim olarak bir devlet olarak, ortaya çıkmıştır.

Sorunun çözülememesinin temelinde, böylesine niteliksel bir durum, süreç vardır. Bu, anti-Kürd uluslararası nizamın kavranılması önemlidir.

Cemiyet-i Akvam (Milletler Cemiyeti) Birinci Dünya Savaşı sonunda Ocak 1919’de toplanan Paris Kongresi çerçevesinde kurulmuştu. Devletler arasındaki anlaşmazlıkların savaşa varmadan çözülmesi isteğiyle kurulmuştu. Ama Milletler Cemiyeti, kendisinden bekleneni gerçekleştiremedi, uluslararası barışı kuramadı. İkinci Dünya Savaşı’nın patlak vermesine engel olamadı.

Kürdler, İkinci Dünya Savaşı sürecinde de ayaktaydı. İran’ın Batı kesimi 1941 yılında, işgal edildi. Sovyetler Birliği ve Büyük Britanya tarafından. Sovyet işgal bölgesinde, Kürdistan’da, milli bir hareket filizlenmeye başladı. Bu hareketlenme, 1945 sonunda Mahabad Kürd Cumhuriyeti’nin kurulmasını getirdi. Bu dönemde, Azerbaycan’da, Azeriler de Azerbaycan Cumhuriyeti’ni kurdular.

Mahabad Kürd Cumhuriyeti bir yıl kadar ancak yaşadı. Sovyetler Birliği-İran anlaşması ve Sovyetler Birliği’nin İran’dan çekilmesi üzerine, İran’ın saldırısıyla yıkıldı. Başta Kadı Muhammed olmak üzere, yöneticiler idam edildiler.

Bu İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra, Birleşmiş Milletler’in kurulduğu dönemdir. Kürdler Birleşmiş Milletler kurucularına seslerini duyurmak için çok çaba sarfettiler. Fakat Birleşmiş Milletler kurucuları ABD, İngiltere, Fransa, Sovyetler Birliği gibi devletler Kürdlerin çığlıklarını duymadı, duymak istemedi.

İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra, dünyanın siyasal çehresinde çok büyük değişiklikler oldu. Örneğin, Afrika, baştan sona kadar sömürgeydi. 1960’larda sömürgeler birer birer bağımsızlık kazandı. Ama Kürdistan’da hiçbir şey değişmedi. Kürdlerin isteklerine ve iradesine rağmen sınırlar çizen, Kürdleri, Kürdistan’ı bölüp parçalayan, paylaşan bu statüko aynen sürdürüldü. Uluslararası Anti-Kürd nizam kurumlaşarak, derinleşerek yaşamını sürdürdü.

Milletler Cemiyeti, Birleşmiş Milletler. Her iki uluslararası örgütte de “milletler” ismi var. Fakat her iki kurum da, devleti olmayan milletlerin isteklerini, beklentilerini, örneğin, Kürdlerin isteklerini beklentilerini hiçbir zaman dikkate almamıştır. Her zaman, Kürdleri ezen devletlerin yanında yer almış, o devletlere destek vermiştir.

Sömürge Ülkelere ve Halklara Bağımsızlık Tanıma Bildirgesi

Birleşmiş Milletler Genel Kurulunun, 14 Aralık 1960 tarihli ve 1514 (XV) sayılı kararı çok önemlidir. Bu yedi maddelik bir karardır. Bu kararın, 1, 2, 3 ve 5. maddeleri, sömürge ülkelere ve halklara bağımsızlık tanıyor. Bu ülkelerin ve halkların bağımsızlık isteklerini teşvik ediyor. 4, 6, 7. maddeleri ise, devletlerin toprak bütünlüğü anlayışından dolayı, ana ülkeye bitişik olan sömürgelerdeki bu tür istekleri engellemeye, bastırmaya çalışıyor.

Bu karar, emperyal sömürgeci devletle, sömürge ülke arasında okyanuslar varsa, denizler varsa, o sömürgeleri ilgilendiriyor. Ana ülkeye bitişik olan sömürgelerdeki ulusal kurtuluş mücadelelerine ise karşı çıkıyor. Irak’ın bitişiğindeki Güney Kürdistan, İran’ın bitişiğindeki Doğu Kürdistan, Türkiye’nin bitişiğindeki Kuzey Kürdistan, Suriye’nin bitişiğindeki Güneybatı Kürdistan… Buralardaki ulusal kurtuluş mücadelelerine, “devletlerin toprak bütünlüğünü korumak” anlayışından dolayı karşı çıkıyor.

Sömürgeler, genel olarak baskıyla, zulümle yönetilir. Baskı, zulüm hangi sömürgelerde daha çok yaşama geçiyor? Okyanuslar ötesi, denizler ötesi sömürgelerde mi, yoksa bitişik sömürgelerde mi? Şüphesiz bitişik olan sömürgelerde… Bitişik sömürgelerde, baskı, zulüm, daha kolay, daha hızlı bir şekilde organize ediliyor ve yaşama geçiriliyor. Hiçbir emperyal, sömürgeci güç, kendi sömürgesinde, sistematik olarak zehirli gaz kullanmamıştır. Buna niyet etse bile uluslararası kamuoyundan çekinerek zehirli, boğucu gazlar kullanamamıştır. Ama Saddam Hüseyin, Kürdistan’da, çok kolay, çok rahat bir şekilde Kürdlere karşı, zehirli gazlar kullanabiliyordu. Baskı, zulüm, soykırıma varan operasyonlar, sistematik baskılar bitişik sömürgelerde daha hızlı ve daha kolay bir şekilde yaşama geçiyor.

16 Mart 1988. Halepçe’de soykırım. İslam Konferansı o günlerde, Kuveyt’te toplantı halindeydi. O dönemde, İslam Konferansı’na üye olan devletlerin sayısı 53’dü. Bugün 57… İslam Konferansı’nın, Kürdlere yapılan soykırıma hiçbir tepki göstermemiş olması, üzerinde durulması gereken bir olgudur. Bu, Saddam Hüseyin rejiminin, Kürdlere soykırım yaparken ne kadar rahat, ne kadar endişesiz, telaşsız olduğunu göstermektedir. Saddam Hüseyin, hiçbir Arap devletinin, hiçbir İslam devletinin Kürdlere karşı tırmandırdığı bu soykırımdan dolayı, kendisini suçlamayacağını, suçlayamayacağını, eleştiremeyeceğini bilmektedir.

Bugün, Kürdleri baskı altında tutan, Kürdlere zulmeden, Kürdlerin doğal haklarını, Kürd toplumu olmaktan, Kürd ulusu olmaktan doğan haklarını kabul etmemek, vermemek için soykırıma varan operasyonlar yapan devletlerin hepsi de İslam devletidir. Bunun da bilinmesinde, kaydedilmesinde yarar vardır. Araplar, Farslar ve Türkler, İslam’ı bugüne kadar hep kendi milli çıkarlarını korumak için, geliştirmek için kullanmışladır. İslam’ı tebliğ etmeye çalışanlar sadece Kürdlerdir.

Bütün bunlar, Kürd/Kürdistan sorununun günümüze kadar neden çözülemediğini, açıkça ortaya koymaktadır. 1960’ların sonlarında, 1970’lerde, Güney Kürdistan’da, Mele Mustafa Barzani ile Saddam Hüseyin arasında, Kürdistan’a otonomi görüşmeleri yapılıyordu. Bir taraftan Türkiye, bir taraftan İran, bir taraftan Suriye, bir taraftan da Sovyetler Birliği, ABD gibi devletler, Saddam Hüseyin’e destek vererek, Saddam Hüseyin rejimini kışkırtarak, bu görüşmelerde, Mele Mustafa Barzani’ye taviz vermemesi için uyarıyordu. Çözümsüzlüğü savunuyorlardı.

Bugüne gelelim. İki yılı aşkın bir zamandır İmralı’da Abdullah Öcalan’la MİT Başkanı Hakan Fidan arasında görüşmeler yapılıyor. Neden dişe dokunur olumlu bir sonuca ulaşılamadığı elbette irdelenmesi gereken bir durumdur.

Sorunu çözmeye çalışan bir yönetim, Türk yönetimi, Kürd düşmanı olduğu açıkça ortada duran, IŞİD’e maddi ve manevi her türlü yardımı yapar mı? IŞİD’in Kobani’ye saldırdığı günlerde, “Kobani ha düştü ha düşecek” diye sevinç gösterilerinde bulunur mu?

2009-2010‘da, Oslo’da, İngiltere gözetiminde PKK ile MİT (Devlet) arasında çözüm konusunda görüşmeler yapılıyordu. 2012’de bu görüşmelerin basına sızdırılması konusunda devlet-hükümet, PKK ve Cemaat arasında, birbirlerini suçlayan konuşmalar oldu. Burada, sorulması gereken soru, irdelenmesi gereken durum şudur: Bugün, görüşmelerde, neden gözetleyici olan üçüncü bir taraf yoktur? Sorunun çözülmesi için, uluslararası gözlemcilere neden ihtiyaç duyulmamaktadır? Devlet-hükümet, Kürd/Kürdistan sorununu devletin iç sorunu olduğunu vurgulamaktadır. Halbuki Kürd/Kürdistan sorunu çoktandır, uluslararası bir sorundur.

10 Ocak 2013’de Paris’te, Sakine Cansız ve arkadaşları Fidan Doğan ve Leyla Söylemez, kendi bürolarında nasıl katledildiler? Bu olayda Türk MİT’inin teşviki ve bilgisi olduğu da vurgulanmaktadır.

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın, ölü dil Osmanlıca hakkında ne kadar teşvik edici konuşmalar yaptığı bilinmektedir. Yaşayan dil Kürdçe hakkında ise ne kadar olumsuz bir tutum sergilendiği yine bilinmektedir.

Sorunu çözmeye çalışan bir hükümetin Roboski katliamıyla ilgili tutumu böyle mi olur? İsrail-Filistin ilişkileri konusunda, Mavi Marmara konusunda sürdürülen tutumla Roboski katliamı konusunda gösterilen tutum, çelişkiler insana, pek çok konuyu açıkça anlatmaktadır.

28 Aralık 2011’de yaşanan Roboski katliamında, devlet, ailelere katledilen her kişi için 123 bin TL. ödeyerek sorunun kapatılmasını istedi. Aileler, “adalet istiyoruz” diyerek bu paraya el sürmediler. Mavi Marmara olayı ise 31 Mayıs 2010’da meydana gelmişti. Bu olayda, 9 Türk vatandaşı yaşamını yitirmişti. Devlet, daha sonra İsrail hükümetinden, yaşamını yitiren her kişi için 10 milyon TL. istedi. Roboskili ailelere kişi başı 123 bin TL. İsrail’den talep edilen ise kişi başı 10 milyon TL. Bu da devletin-hükümetin Kürd’e verdiği değeri açıkça göstermektedir. Bütün bunlar, bugüne kadar, Kürd/Kürdistan sorununun neden çözülemediği konusunda önemli bilgiler vermektedir.

Sorunun temel niteliğinin, 1920’lerde, Milletler Cemiyeti döneminde, Kürdlerin ve Kürdistan’ın bölünmesi, parçalanması ve Kürdlerin bağımsız devlet kurma haklarının gasp edilmesi olduğunu vurguluyoruz. 1920’lerde kurulan ve Kürdlere statü vermeyen bu statükonun, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra, Birleşmiş Milletler döneminde de sürdürüldüğünü vurguluyoruz. Bütün bu ilişkiler bugüne nasıl yansıyor?

Bazı Önemli Karşılaştırmalar

28 üyeli Avrupa Birliği’nde, Luxemburg, Kıbrıs, Malta, nüfusları yarım milyonun altında olan devletlerdir. Luxemburg ve Kıbrıs yarımşar milyondur. Kıbrıs’ta, Rumlar artı Türkler bir milyonu bulmamaktadır. Ama bu devletler, Avrupa Birliği üyesidir, Avrupa Konseyi üyesidir, Birleşmiş Milletler üyesidir, Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı üyesidir. Kürdler ise 40-50 milyon nüfuslarıyla, siyasal bir statüye sahip değildirler. Uluslararası ilişkilerdeki bu temel çelişki, elbette, zengin olgusal dayanaklarla incelenmelidir. 28 üyeli Avrupa Birliği’nde, Estonya, Letonya, Litvanya, Slovenya, Slovakya gibi devletlerin nüfusları da 2-3 milyon arasında değişmektedir.

28 üyeli Avrupa Birliği’nde, sadece beş devletin nüfusu, Kürdlerin, Yakındoğu’daki, Ortadoğu’daki toplam nüfuslarından fazladır. Almanya’nın, Fransa’nın, İngiltere’nin, İtalya’nın, İspanya’nın… Polonya’nın nüfusu belki Kürdlerin toplum nüfusu kadardır. Geriye kalan AB devletlerinin nüfusları, Kürdlerin genel toplam nüfuslarından çok çok azdır.

47 üyeli Avrupa Konseyi’ne de bakmak gerekir. 47 üyeli Avrupa Konseyi’nde, Andorra, San Marino, Monaco, Liechtestein gibi dört devletin nüfusları 30 bin, 40 bin arasında değişmektedir. Bu devletler, Birleşmiş Milletlerin üyesidir, Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı’nın üyesidir. Her türlü uluslararası yarışmaya, örneğin, Olimpiyatlara, Dünya Futbol Şampiyonası’na, Avrupa Futbol Şampiyonası’na vs. katılmaktadır. Kürdlerse, 40-50 milyonluk nüfuslarıyla, bir statüye sahip değildir. Dünya uluslar ailesinin eşit bir ferdi değildir. Halbuki dünya uluslar ailesinin eşit bir ferdi olmak da çok önemlidir. Bunlar anti-Kürd uluslararası nizamın derinliği ve yaygınlığı hakkında çok önemli ipuçları vermektedir.

Kaldı ki, Andorra, San Marino, Monaco, Liechtenstein gibi devletler, devlet olmak için hiçbir bedel ödememişlerdir. Kürdlerse yüz yılı aşkın bir zamandır, bedel ödemektedirler. Baskıyla, zulümle soykırımlarla karşılaşmaktadırlar. 19. yüzyılın başından bu tarafa, özgürlük, vatan ulusal kurtuluş için ödedikleri bedeli “milyonlarca “ kavramıyla ifade etmek mümkündür. Bu devletlerin ülke genişlikleri de çok küçüktür. Bazıları örneğin, Kürdistan’ın bir köyü, bir beldesi kadardır.

Bugün 57 üyeli olan İslam Konferansı’nda da, 193 üyeli olan Birleşmiş Milletler’de de nüfusu bir milyonun altında olan pek çok devlet vardır. Büyük Okyanus’ta, Avustralya ile Yeni Zelanda açıklarında Tavulu, Vanuatu, Kırbaki adlı devletlerin nüfusları onbin-onbeşbin arasında değişmektedir. Bu devletler örneğin Olimpiyatlarda temsil edilmektedir. Bu temsil, onların dünya uluslar ailesinin eşit bir ferdi olduklarını göstermektedir. Kürdlerse bu kadar büyük nüfuslarına rağmen uluslararası yarışmalarda temsil edilememektedir. Bu, dünya uluslar ailesinin eşit bir ferdi olmamak demektir. Halbuki, dünya uluslar ailesinin eşit bir ferdi olmak için çaba sarfetmek de önemli olmalıdır.

Basra Körfezi’nde, Kuveyt, Katar, Bahreyn, Birleşik Arap Emirlikleri, Kızıldeniz kıyısında Cibuti, gibi devletlerin nüfusu bir milyonun altındadır. Mart 2011’de başlayan Suriye olayları dolayısıyla, üç devletin adı çok geçmektedir. Türkiye, Suudi Arabistan, Katar… Mart 2011’den beri Kürdler, Güneybatı Kürdistan’da, Kürdistana Rojava’da özerk bir yönetim kurmak için çaba sarfetmektedir. Bu üç devlet, özerk yönetim kurulmasını engellemek için büyük bir çalışma içindedirler. Özgür Suriye Ordusu’nu, Özgür Suriye Ordusu’nda yer alan el Kaide, el Nusra, İŞİD gibi örgütleri silahlandırmak için yoğun bir gayret içindeler. “Suriye’de Kürdistan yoktur” diyorlar. Bu üç devlet içinde yer alan Katar, Kürdlerin geleceğini belirlemede çok büyük bir rol sahibi olmuş. Halbuki Katar Basra Körfezi’nde, nüfusu 300 bini bile bulmayan bir devlettir. Nüfusu 300 bini bile bulmayan Katar, Kürdlerin geleceğinin belirlenmesinde neden bu kadar etkili oluyor? Bu da anti-Kürd uluslararası nizamın başka bir boyutu oluyor.

Kürdlerin, Yakındoğu’daki, Ortadoğu’daki toplam nüfuslarının 40 milyon mu, 50 milyon mu olduğu konusunda da açıklama yapmak gerekir. Kürdlerin nüfusu hiçbir yerde sağlıklı bir şekilde ortaya konmamıştır. Ne Türkiye’de, ne İran’da, ne Irak’ta, ne Suriye’de… Bu dört devleti sayarken, Kafkasya’daki Kürdistan’ı da dikkatlerden uzak tutmamak gerekir. 1923-1929 arasında yaşam bulan Kızıl Kürdistan ne oldu? Kızıl Kürdistan, bugünkü Ermenistan ve Karabağ arasında bir bölgeydi. Qelbecer, Laçin, Kubatlı, Zengilan, Cebrail, Zengezor şehirlerini kapsıyordu. Kızıl Kürdistan’ın iptali, Kürdlerin, Orta Asya’daki Kırgızistan, Kazakistan, Özbekistan gibi Türki Cumhuriyetlere sürgün edilmesi, 1992-1993 Ermenistan-Azerbaycan Savaşı’nda, Kızıl Kürdistan’ın Ermenistan tarafından işgal edilmesi, elbette incelenmesi gereken bir konudur.

11 Mart 1070’de, Güney Kürdistan’da, Mele Mustafa Barzani ile Saddam Hüseyin arasında, Güney Kürdistan’a otonomi verilmesi konusunda, bir anlaşma yapılmıştı. Bu anlaşmanın önemli bir maddesi de Kerkük üzerineydi. “Kısa zamanda”, Kerkük’te nüfus sayımı yapılacak, sayım sonucuna göre, Kerkük, Kürdistan bölgesine veya Bağdat’a bağlanacaktı. Türkiye’nin, İran’ın, Suriye’nin, Sovyetler Birliği’nin ve ABD’nin, Saddam Hüseyin’i kışkırtması ve desteklemesi sürecinde, bu sayım yapılmadı. 1973 sonlarında savaş yeniden başladı. Kürdlerin nüfusunu sağlıklı bir şekilde gösterecek sayım yapılmamasının temel nedeni şudur kanımca. Sayım yapıldığı zaman Kürdlerin nüfusu Arapların nüfusundan, Türkmenlerin nüfusundan çok çıkacaktır. Türkiye’de, İran’da, Suriye’de de durum budur. Bu, çok açık bir gerçekliktir. Devletler böyle bir resmi bilgiyle karşılaşmamak için nüfus sayımına girişmiyorlar. Bu bakımdan ben 40 milyon diyeyim, sen 50 milyon de. Kanımca, Yakındoğu’daki, Ortadoğu’daki Kürdlerin toplam nüfusu 50 milyondan da fazladır. Saddam Hüseyin rejiminin, 1960’lardan beri, Kerkük’ün nüfus yapısını bozmak, değiştirmek için, Kürdleri Kerkük’den çıkararak, Güney Irak’a, Basra yörelerine sürgün ettiği Arap aileleri Güney Irak’tan alarak Kerkük’e yerleştirmeye çalıştığı çok yakından bilinmektedir.

Kerkük’te nüfus sayımı yapılmasını, 2005 tarihli Irak Anayasası’nın 140. Maddesi de istemektedir. Buna rağmen nüfus sayımının hala yapılmamış olması ayrıntılı bir şekilde ve zengin olgusal dayanaklarla incelenmesi gereken bir durumdur.

“Çözüm” süreci

Kürd/Kürdistan sorunu elbette uluslararası bir sorundur. “Çözüm”den önce, çözülecek sorunun temel niteliği incelenmelidir. Yukarıda sayılan bu ilişkileri dikkate almayan, bunları kavramayan çözüm sürecinin başarıya ulaşması mümkün değildir.

Devlet-hükümet “çözüm” olarak gerillanın silah bırakmasını ve Türkiye’nin dışına çıkmasını istemektedir. Türkiye dışına çıkan gerillanın silah bıraktığını dünya kamuoyuna açıklamasını istemektedir. Bundan sonra isteyen kişilerin Türkiye’ye dönebileceğini vurgulamaktadır. Türkiye’ye dönenlerin rehabilite edileceğini, rehabilitasyondan sonra isteyen kişilerin siyasete atılabileceğini söylemektedir.

Gerillayı rehabilite etmeyi düşünen bir yönetimin sağlıklı bir çözüm getiremeyeceği çok açıktır. Zira devlet, hükümet eline silah alıp dağa çıkan veya dağa çıkıp eline silah alan kişileri hasta kabul etmektedir.

Halbuki çözüm böyle olmamalıdır. Şöyle bir yolun izlenmesi daha mantıki olur. Bir defa devlet, cumhuriyetten beri Kürdlerin temel haklarını ve özgürlüklerini, Kürd toplumu olmaktan, Kürd ulusu olmaktan doğan haklarını gasp etmiştir. Devlet, hükümet Kürdlerin bu temel haklarını ve özgürlüklerini iade etmek durumundadır.

Düşünelim ki Osmanlı İmparatorluğu’nun son döneminde, İttihat ve Terakki döneminde İstanbul’da Kürdçe dergiler gazeteler yayınlanıyordu. Kürdistan, Kürd Teavün ve Terakki Gazetesi, Rojî Kurd, Hetawî Kurd, Jîn vs. Bunlar legal yayınlardı. İstanbul’da basılan bu dergiler, gazeteler Hakkari, Süleymaniye, Kerkük, Diyarbakır, Mahabad gibi Kürd şehirlerine gönderiliyordu. Cumhuriyetten sonraysa, daha doğrusu Cumhuriyetle birlikte inkar ve imha dönemi başladı. Herkesin Türk olduğu, Kürdçe diye bir dilin olmadığı vurgulandı. Bu inkar ve imha, resmi ideolojinin çok önemli bir boyutu oldu. Kürdlerden, Kürdçeden, Kürdistan’dan söz edenler, çok ağır idari ve cezai yaptırımlarla karşılaştı.

Bu bakımdan devlet kendi iradesiyle Kürdlerin gasp edilen bu haklarını ve özgürlüklerini tanımak durumundadır. Bunun için herhangi bir siyasal parti ile görüşmesi, pazarlık yapması da doğru değildir. İmralı’da Abdullah Öcalan’la, Kandil’de KCK yöneticileriyle görüşülmesi gereken konu gerillanın geleceğidir. Burada da şöyle bir yol izlenmelidir. Gerillanın silah bırakması da gerekmez. Türkiye’yi terk etmesi de gerekmez. Gerilla Kürdistan’da kalmalı ama dönüşmelidir. Örneğin bir federasyon olur, Kürd federasyonu, gerilla bu federasyonun polis gücüne, jandarma gücüne dönüşür. Bunun için de gerillanın en azından federasyonu savunması vazgeçilmez, kaçınılmaz bir gerekliliktir.

Aslında gasp edilen Kürd haklarının, özgürlüklerinin iadesi ve gerillanın geleceği konusundaki görüşmeler birbirine paralel yürümesi gereken iki konudur. Ama devlet-hükümet, birinci durumu hiç dikkate almadan, bu durumu yok sayarak, gerilla mücadelesini bitirmeye çalışmaktadır. Devlet-hükümet, hak, hukuk, özgürlük sorunlarını bir tarafa bırakmış, güvenlik boyutlu bir sürecin gelişmesini istemektedir.

Demokratik Özerklik, dil konusunda bazı haklar getirebilir. Halbuki kendi kendini yönetim, geleceğini tayin etme hakkına sahip olma Kürdler için çok önemlidir. Bu da ancak en azından federasyonla olur. Anaokulundan üniversiteye kadar Kürd diliyle eğitim yapılması şüphesiz çok önemlidir. Kendi geleceğini tayin etme hakkına sahip olmayan bir halk özgür bir halk değildir.

Filistin’de 1993’te, Oslo’da El-Fetih lideri Yaser Arafat ve İsrail Başbakanı İzak Rabin arasındaki görüşmeler sonucu oluşan çözüm öyle değil miydi? Güney Kürdistan’da da öyle bir çözüm süreci yaşanmadı mı?

Çözüm derken şuna da dikkat etmek gerekir. Bugün Kürdleri baskı altında tutan, Kürdlere zulmeden, soykırıma varan operasyonlar yapan devletlerin hepsi de İslam devletleridir. Bu devletler Kürdlerde ulusal talepler filizlenmeye başladığı zaman “kardeşlik” diye bir kavram ileri sürüyorlar. “İslam kardeşliği”, “İslam ümmeti” gibi kavramlarla Kürdlerin mücadelesini frenlemeye, Kürdlerin kafasını bulandırmaya çalışıyorlar. Kürdlerde ulusal mücadele yükseldiği zamanlarda da soykırıma varan operasyonlar yapmaktan çekinmiyorlar. Bu bakımdan İslam kardeşliği sloganının irdelenmesi gerekir.

Barış ve Demokrasi Partisi İspanya’da Bask, Katalonya sorunlarının, Kuzey İrlanda’da İngiliz IRA çatışmasının çözümlenmesi konusunda araştırmalar, incelemeler yapmaya çalışırdı.

Güney Afrika’da sorunlar nasıl çözüldü? Latin Amerika’da çözüm süreçleri nasıl gelişiyor konuları da önemliydi. Halkların Demokrasi Partisi de BDP’nin bu tutumunu sürdürüyor. Bu araştırmalar, incelemeler, gözlemler de önemli olabilir ama Kürdlere yol gösterecek olan, ilham verecek olan esas süreç Müslüman Bengal halkının Müslüman Pakistan devletinden haklarını, özgürlüklerini nasıl aldığı, ulusal kurtuluşunu nasıl gerçekleştirdiğidir.

Çünkü Bengal halkı da 1950’lerde Bengalce’nin resmi dil olarak kabul edilmesini istediği zaman, Doğu Pakistan (Doğu Bengal) için otonomi istediği zaman Pakistan yöneticileri “Biz Müslümanız, biz kardeşiz, İslam kardeşliği var” diye bunu engellemeye çalışırdı.

1990’ların ortalarında Kürd ulusal kurtuluş mücadelesi geliştiği zaman Türk aydınlarının bir kısmı “her dile bir devlet olmaz” demeye başladılar. “Dünyada dört bine yakın dil var, dört bin devlet mi olacak?” diyorlardı. Bunu söylerken bu dilleri konuşanların nüfusu hakkında bilgi vermezlerdi. Böylece Ekvator’da veya Sibirya’da 100-200 kişilik bir kabilenin konuştuğu dille milyonlarca Kürdün konuştuğu dili aynı kefeye koyarlardı. Bengal ulusal kurtuluş mücadelesi sürecinde, örneğin 1950’lerde de Pakistanlı aydınlar “her dile bir devlet olmaz” diyerek Bengal halkının hak, hukuk ve özgürlük mücadelesini, ulusal kurtuluş mücadelesini engellemeye çalışmışlardır.

Şu ilişkinin vurgulanması da gerekir: Örneğin İspanya’da, İngiltere’de Bask, Katalonya, IRA gibi sorunlar vardır. Ama batılı devletler, İbrahim Sediyani’nin dediği gibi, hiçbir zaman “biz Hıristiyan kardeşiyiz”, “Hıristiyan kardeşliği var” diyerek Bask, Katalonya, İRA gibi sorunları engellemeye çalışmamışlardır. “Kardeşlik” sloganı, “İslam kardeşliği” gibi sloganlar İslam devletleri tarafından Kürdlere söyleniyor. Kürdlerin mücadelesini engellemek için söyleniyor. Kürdlerin hak, hukuk, özgürlük mücadelesi geliştiği zaman, ulusal kurtuluş mücadelesi geliştiği zaman, soykırıma varan operasyonlar yapmayı da ihmal etmiyorlar. İspanya’da Basklara Katalanlara, Kuzey İrlanda’da İRA’ya yapılan baskıların ise Kürdlere yapılan baskılar karşısında çok hafif kaldığı açıktır.

Pakistan-Bengal ilişkileri konusunda “Rejim, İslamileşme, Kürdler, Kürdistan” yazısındaki Pakistan-Bengal ilişkileri bölümüne bakılabilir (bkz. İsmail Beşikçi Vakfı, Kurdistan-post.eu rizgari, gelawej vs.)

Başabakan yardımcısı Bülent Arınç 22 Aralık 2014’te El-Cezire’ye verdiği bir demeçte, bir soru üzerine Kürdlerin özerklik istemediklerini, istemeyeceklerini vurgulamaktadır. Halbuki ne istedikleri ne istemedikleri konusunda Kürdler konuşmalıdır. Bu konularda Kürdlerin söyleyecekleri önemlidir. Bu konuda Başbakan yardımcısının konuşmasını, Kürd Kürdistan sorununun günümüze kadar neden çözülemediği hakkında önemli bilgiler vermektedir.

Nato eski genel sekreteri Rasmussen Suriye olayları dolayısıyla 19-20 Aralık 2014 günlerinde basına yaptığı açıklamada bağımsız Kürdistan’a karşı olduğunu vurgulamaktadır. Sorunun günümüze kadar neden çözülemediğinin bir boyutunu da bu açıklama vermektedir. 1990’ların sonlarında, 2000’lerin başlarında Nato’nun Kosova’nın bağımsızlığı konusunda ne kadar etkili çalışmalar yaptığı bilinmektedir. İki milyona yakın nüfusu olan Kosova için bağımsızlık diyen Nato’nun 2010’lardaki genel sekreteri bağımsız Kürdistan’a karşı olduğunu vurgulamaktadır. Kürdistan’ın, Kürdlerin bölünmesi, parçalanması, paylaşılması, Kürdlerin soykırıma varan operasyonlarla karşılaşması Rasmussen’in umurunda değildir.

Bu açıklamalarla ilgili olarak başka bir ilişkiye daha dikkat çekmek gerekir. Gerek başbakan yardımcısı Bülent Arınç, gerek 2009-2014 arasında Nato genel sekreteri olan Anders Fogh Rasmussen Filistinli Arapların bağımsız devlet kurma hakları da dahil her türlü haklarını tanımaktadır, bu hakların kazanılmasına destek vermektedir.

Ortadoğu’da Filistin’in konumuyla Kürdistan’ın konumu çok değişiktir. Filistinli Arapların bir tek hasmı vardır o da İsrail’dir. Kaldı ki 22 Arap devleti ve İslam Konferansı’na üye olan 57 devlet şu veya bu şekilde İsrail’e hasımdır, Filistinli Arapların yanındadır. Bütün Arap devletleri, Müslüman devletler, maddi ve manevi olarak, diplomatik olarak, askeri ve ekonomik olarak Filistinli Arapları desteklemek gerektiğini hissederler. Kürdistansa Ortadoğu’nun ortasında, etrafı hasım güçlerle çevrili bir ülkedir. Bölünmüş, parçalanmış, paylaşılmış bir ülkedir. Kürdler adeta bir cehennem içerisinde mücadele yürütmektedirler. Bu bir insanın beyninin dağılması, iskeletinin parçalanması gibi bir sonuç ortaya koyuyor. Bölünme, parçalanma, paylaşılma Kürdlerin, Kürdistan’ın dostlarını azaltmış, sıfıra indirmiş, düşmanlarını ise çoğaltmıştır. 2014 Haziranına başlayan Kürdistan’a IŞİD saldırıları sürecinde çok farklı ilişkilerin geliştiği sır değildir.

—— II ——

Bölünmenin, Parçalanmanın ve Paylaşılmanın Nedenleri

Bölünmede, parçalanmada ve paylaşılmada önemli bir konu, bütün bu ilişkilerin ana nedeni üzerinde durmak olmalıdır. Petrol, Kürdistan’ın doğal zenginlikleri, şüphesiz çok önemli bir konudur, önemli bir nedendir.

Kafkasya’da, Azerbaycan Cumhuriyeti, 28 Nisan 1920’de Bolşevikleştirildi. Bu tarihe kadar Büyük Britanya, Bakû petrollerini işletir durumdaydı. Azerbaycan’ın Bolşevikleştirilmesiyle, Büyük Britanya, bu büyük enerji kaynağını kaybetti. 1908 ve sonrasında, Kerkük’de de petrol bulunmuştu. Araştırmalar, Kerkük’ün de petrol bakımından zengin bir bölge olduğunu gösteriyordu. Büyük Britanya bu yönden Kerkük’le ilgilenmeye başladı.

Irak, 1920’lerde, Milletler Cemiyeti çerçevesinde, Büyük Britanya’ya bağlı bir manda devlet (sömürge devlet) olarak kurulmuştu. Büyük Britanya, Musul vilayetinin, yeni tasarlanan manda devlet içinde yer alması için yoğun bir çaba sarfetti. O dönemde Irak, üç vilayetten oluşuyordu. Bağdat, Basra, Musul… Musul vilayeti, Kerkük’ün de dahil olduğu Kürd bölgesini içeriyordu. Bugünkü, Süleymaniye, Duhok, Hewlêr, Kerkük, Musul vilayetleri…

Misak-ı milli, anlayışından ve petrolden dolayı, Kerkük’e, Musul Vilayeti’ne Mustafa Kemal de çok ilgi gösteriyordu. Bu bakımdan, Musul Vilayeti, Büyük Britanya ile Mustafa kemal arasında, büyük anlaşmazlıklara neden olan bir sorun olarak ortaya çıktı.

20 Kasım 1922 de, İsviçre’de, Cenevre’de Lozan görüşmeleri başladı. Lozan Antlaşması’nın gerçek adı, Yakındoğu İşleri İle İlgili Lozan Antlaşması’dır. Lozan görüşmeleri sırasında, Türk heyetiyle Büyük Britanya heyeti arasındaki en önemli sorun, Musul sorunuydu. Büyük Britanya, Musul’un, kendi egemenliğindeki Irak mandasına bağlanmasını istiyordu. Türk heyeti ise, “buralar bizimdir, bu topraklar Osmanlı mülküdür. Atalarımız bu topraklarda 400 yıldır at koşturmuştur” diyerek, Musul Vilayeti’nin Türkiye’nin egemenliği altında bulunması gerektiğini söylüyordu. Taraflar, diplomatik yollarla birbirleriyle çelişen tezlerini savundular. Bu anlaşmazlıklardan ve benzer anlaşmazlıklardan dolayı Lozan görüşmeleri 4 Şubat 1923’de, kesintiye uğradı.

Taraflar, görüşmelerini 4 Şubat 1923’den sonra da sürdürdüler. 23 Nisan 1923’de İkinci Lozan Görüşmeleri başladı. Taraflar, Musul Vilayeti’ne ilişkin zıt görüşlerini bu süre içinde de dile getirdiler.

Yakındoğu İşleri İle İlgili Lozan Antlaşması, 24 Temmuz 1923’de imzalandı. Musul Vilayeti ile ilgili sorunlar, bu anlaşmayla çözülemedi, yani Irak sınırı henüz belirlenemedi. Taraflar, ileri bir tarihte, sorunun tekrar ele alınması konusunda anlaştılar.

19 Mayıs 1924’de, İstanbul’da, tarafların katıldığı bir toplantı düzenlendi. 5 Haziran 1924’e kadar süren bu toplantıya Haliç Konferansı deniyor.

Bu toplantıda, Büyük Britanya ve Türkiye, sorunun Milletler Cemiyeti’ne havale edilmesi konusunda anlaştılar. Milletler Cemiyeti soruna el attı. 30 Eylül 1924’de Milletler Cemiyeti, soruna ilişkin bir rapor hazırlanmasına karar verdi. Rapor hazırlanması için üç kişilik bir komisyon kurdu. Bu komisyon Macar eski başbakanlarından, Kont P. Teleki’den, İsveç’in tam yetkili diplomatı, Bakan M. Af Wirsin’den, Belçikalı Albay, A. Paulis’den meydana geliyordu. (Musul Kerkük Sorunu ve Kürdistan’ın Paylaşımı, Milletler Cemiyeti Belgelerinden, Milletler Cemiyeti tarafından 30 Eylül 1924 de oluşturulan komisyon tarafından hazırlanan rapor, Med Yayıncılık, Eylül 1991, s. 13)

Komisyonun raporu 16 Temmuz 1925’de son şeklini aldı. (y.a.g.e. s. 245) Komisyon raporunu Eylül 1925’de Milletler Cemiyeti’ne sundu.

Rapor, Musul Vilayeti’nde nüfusun çoğunluğunun Kürdlerden oluştuğunu, (y.a.g.e. s. 14) bölgede bir devlet kurulacaksa bunun, Kürd devleti olması gerektiğini belirtiyordu. Ama, Milletler Cemiyeti’nin, kendilerinden iki şıktan birinin, değerlendirilmesini istediğini, bu doğrultuda rapor hazırladıklarının vurguluyordu.

Rapor, bölgenin Büyük Britanya’ya bağlanmasının istiyordu. Milletler Cemiyeti bu öneriyi hemen kabul etti. O dönemde, Milletler Cemiyeti’nde, Büyük Britanya’nın çok büyük ağırlığı vardı. Türkiye, Milletler Cemiyeti’nin bu kararına tepki gösterdi.

Milletler Cemiyeti’nin bu kararı üzerine, 5 Haziran 1926’da, Büyük Britanya ile Türkiye arasında anlaşma imzalandı. Türkiye-Irak sınırı böyle çizildi.

Türkiye-Irak sınırının çizilmesi bir uzlaşmayı gösteriyordu. Bu uzlaşma kanımca, şöyle gerçekleşti. Mustafa Kemal, Büyük Britanya’ya şöyle söylemiş olabilir. “Musul üzerindeki haklarımızdan vazgeçiyoruz, ama siz de Kürdlerden gelen bağımsızlık, özerklik istemlerine hiçbir zaman yanıt vermeyin. Bunlara karşı olduğunuzu her zaman dile getirin…”

Büyük Britanya’nın sömürge yönetiminin önemli bir özelliği vardır. Büyük Britanya, sömürgelerinin, dolaylı yollarla, özerklik vererek yönetmiştir. Hindistan’da da böyledir, Kenya, Tanzanya, Bostwana, Zimbabve, Zambiya, Uganda gibi sömürgelerde de böyledir. Büyük Britanya’nın, özerklik vermeden yönettiği tek alan Kürdistan’dır. Kürdlerin, Güney Kürdistan’da, bağımsızlık, özerklik istemlerini, Irak Arap yönetiminden önce, İngilizler bastırmıştır. İngiliz Kraliyet Hava Kuvvetleri, en çok Kürdistan’da, Kürdlere karşı kullanılmıştır. Büyük Britanya’nın, Kürdleri baskı altında tutması, Mustafa Kemal’in istemlerini büyük ölçüde karşılıyordu.

Kürdistan’ın bağımsız bir devlet olarak varlığının istenmemesinin, sömürge bir ülke olarak bile yaşamasının istenmemesinin, Kürdlerin, Kürdistan’ın bölünmesinin, parçalanmasının, paylaşılmasının, önemli bir nedeni de, Kürdlerin, 1915 Ermeni soykırımında oynadığı rol olabilir. Bu düşüncenin biraz açılmasında yarar vardır.

Ermenilerin, soykırıma uğratılması, şüphesiz, İttihat ve Terakki’nin bir planıdır. Rumların-Pontusların sürgünü, Ermenilerin, tehcir uygulaması sürecinde, soykırıma uğratılması, bu şekilde, Rumlardan ve Ermenilerden kalan taşınmaz mallara el konulması, İttihat ve Terakki’nin, 1910’larda, özellikle Trablus ve Balkan savaşlarından sonra ince ince planladığı bir konudur. Kürdler bu konuda tetikçidir. Kürdlere verilan görev tetikçiliktir. Diyarbakır’da, Mardin’de tetikçiliği aşana bazı durumlar yaşanmış olabilir. Ama, Kürdlerin rolü genel olarak tetikçiliktir. Ermenilerin, asırlardır yaşadıkları topraklarda soykırıma uğratıldıkları, Otoktan halkın, uzaktan gelenler tarafından alloktonlar tarafından soykırıma uğratıldıkları söylenebilir. Böyle olsa bile bu durum, Batı kamuoyunda, Kürdlere karşı olumsuz bir duygunun, düşüncenin oluşmasına yetmiştir.

Durumu, 1915 öncesine götürmekte de yarar vardır. 1840’larda, Mir Bedirxan’ın, Hakkari yöresinde, Nasturilere iki defa saldırması, 1843’de on bin, 1846’da 20 bin Nasturinin kılıçtan geçirilmesi, Fransa’da ve Büyük Britanya’da Kürdlere karşı büyük tepkilerin doğmasına neden olmuştur. Nasturilere karşı yürütülen operasyonlardan dolayı, Fransa, Büyük Britanya gibi devletler, Padişah Abdülmecid’e (1839- 1861) başvurarak, Mir Bedirxan’ın cezalandırılmasının istemişlerdir. 1843, 1846 saldırılarından sonra, Mir Bedirxan’ın Nasturilerin evlerinin, köylerini yakıp yıktığı, mallarına el koyduğu, kadınları, çocukları esir aldığı, esir pazarlarında sattığı da vurgulanmaktadır. Mir Bedirxan bu tür operasyonları bölgedeki Ezidilere karşı da gerçekleştirmiştir.

1894-1895’de, Sason’da, Hamidiye Alayları’nın, etkin olduğu bir dönemde, bazı Kürd aşiretlerinin, Ermenilere çok büyük baskılar yaptığı, katliamlar gerçekleştirdiği Ermenilerin, Sason ve çevresindeki Ermenilerin yerlerini-yurtlarını terke zorlandıkları yine çok vurgulanan bir konudur.

1909’da, Klikya’da, Ermenilere karşı geliştirilen saldırılarda, Kürdlerin rolü yine vurgulanmaktadır. Bütün bunlar, batı kamuoyunda, Kürdlere karşı olumsuz duyguların, düşüncelerin gelişip kökleşmesine neden olmuştur.

Bu süreçlerde, devletin Kürdlere karşı geliştirdiği iki politikaya dikkat çekmekte yarar vardır. Gerek Sulan Abdülhamit döneminde, (1876-1909) gerek İttihat ve Terakki döneminde, devlet, Ermenilerle ilgili sorunların çözümünde, Kürdlerden yararlanmak için özenli bir politika yürütmüştür. Abdülhamit döneminde İslam ümmetine, İslam kardeşliğine dayalı bir politika yürürlüktedir. İttihatçıların politikasının esasını ise, Kürdlerin Türklüğe asimilasyonu oluşturmaktadır. İttihatçıların bu politikası, Cumhuriyet döneminde daha sistematik ve kararlı olarak sürdürülmüştür. Ama, İttihatçılar, Ermenilerle ilgili sorunların çözümünde, Kürdlerin yardımını almaya düşündükleri için asimilasyon politikasını ısrarla gündeme getirmemişlerdir. Kürdlerin Türklüğe asimilasyonu politikası, Cumhuriyetle birlikte yaşama geçirilen bir politikadır. Artık, yeni Türk devleti kurulmuş, devleti geleceği, Yakındoğu İlleri İle ilgili Lozan Antlaşması’yla garanti altına alınmış, Rum sorununun, Ermeni sorununun çözümünde Kürdlerin yardımına ihtiyaç kalmamıştır. Kürdlerin, Kürdçe’nin, Kürdistan’ın inkarı, Cumhuriyetle başlayan, gittikçe güçlendirilen bir politikadır.

Bu ilişkileri, Haçlı Seferleri döneminde, Selahattin Eyyubi’ye kadar götürmek mümkündür. Batılılar, Selahattin Eyyubi’nin Kudüs’ü kurtarmasını, Haçlılar’ı, Levan’dani Yakındoğu’dan söküp atmasını hiçbir zaman unutmamışlardır. Sellahattin Eyyubi denince, Kürd komutan akla gelir. Bir İngiliz komutan, 1918 sonlarında, Büyük Britanya’nın ve Fransa’nın Suriye’yi işgali sırasında, Selahaattin Eyyubi’nin Şam’daki mezarının başına gider ve mezarı tekmeleyerek, “Kalk Selahattin, biz yine geldik” demiştir.

Osmanlı, Arap, Kürd, İngiliz İlişkileri

Bu süreçde, Osmanlı, Arap, Kürd, İngiliz, Fransız ilişkilerine de bakmak gerekir. Araplar, Osmanlı İmparatorluğu’ndan ayrılıp kendi devletlerini kurma çabası içindeydiler. Bunun için Büyük Britanya’nın kendilerine yardımını istiyorlardı. Bu konuda, Mekke Şerifi Hüseyin’in, İngilizlerle yürüttüğü gizli ilişkileri dikkat çekmektedir. Bağdat, Şam, Kahire Mekke gibi merkezlerde, Arap milliyetçiliğinde kabarmalar oldu. İslam, Müslümanlık, Arap milliyetçiliğinin geliştirilmesinde önemli bir etken olarak kullanıldı. Cemal Paşa’nın, 6 Mayıs 1916’da, Şam’da, yüz Arap aydınını astırması, Arap milliyetçiliğinin gelişmesinde büyük rol oynadı, Cemal Paşa o zaman Suriye valisiydi.

Kürdlerdeyse, Padişahı kurtarmak, Halifeyi kurtarmak, İslam’ı kurtarmak, daha önemliydi. Kürdler, İslam ülkelerinin “gavurlar” tarafından işgal edildiğini, Padişah’ın, Halife’nin “gavurlar” elinde esir olduğunu, “gavurlar”la savaşarak, Padişah’ı, Halife’yi, kurtarmak gerektiğini düşünüyorlardı. Kürdler, “gavurlar”ı İslam ülkelerinde kovmak gerekir, diyorlardı. Araplarda bağımsızlık anlayışı güçlüydü, Osmanlı İmparatorluğu’ndan ayrılıp kendi bağımsız devletlerini kurmak Araplar için önemliydi. Bu konuda, Büyük Britanya’dan yardım istiyorlardı. Kürdlerdeyse, bağımsızlık anlayışı güçlü değildi. Osmanlıyla, Türklerle birlikte yaşamak daha önemliydi. İslam, Müslümanlık, Halife’nin, Padişah’ın İslam’ın kurtarılması güçlü moral değerler olarak dile getiriliyordu.

İslam deyince ilkönce elbette Mekke akla gelir. Mekke’de Müslümanlar, İslam’ı böyle değerlendirirken, Kürdlerin bu şekilde bir tutum takınması, ancak, işgüzarlık olarak anlaşılır.

Mustafa Kemal, Arapların, Osmanlı İmparatorluğu’ndan ayrılarak ayrı bir devlet kurmalarına karşı değildi. Bunu kabul ediyordu. Ama, Kürdlerin, bağımsızlık, özerklik istemlerine kesinlikle karşıydı. Bu konuda, İttihat ve Terakki yönetimi tarafından formüle edilen asimilasyon programına bağlıydı. Mustafa Kemal, Erzurum Kongresi, Sivas Kongresi döneminde, Amasya Protokollerinin hazırlandığı dönemde, Doğu’da ve Güneyde, Ermenilerle, Batı’da, Yunanlılarla yapılan savaşlar sırasında Kürdlerin yardımını alabilmek için “mücadelenin başarıya ulaşmasından sonra” Kürdlere de milli haklarının verileceğini söylüyordu. Ama, Kürdlerle ilgili esas düşüncesi, İttihat ve Terakki tardından formüle edilen düşünceydi. Asimilasyon. Kürdlerin Türklüğe asimilasyonu.

İngiliz orduları, Birinci Dünya savaşı sürecinde, Basra’ya çıktıkları zaman, Araplar, İngiliz ordularının alkışlarla karşıladılar. Bağdat’da, İngiliz orduları, yine alkışlarla karşılandı. Ama, İngiliz orduları Kuzeye doğru, Musul’a doğru ilerledikçe Kürdlerin saldırılarıyla karşılaştı.

O dönemse, Güney Kürdistan’da, Şeyh Mahmud Berzenci, “Ben Kürdistan kralıyım” diyordu. Büyük Britanya’dan, kendi krallığını, bağımsız Kürdistan’ı tanımasını istiyordu. Büyük Britanya ve Fransa gibi emperyal devletler, değil, bağımsız Kürdistan’ı, sömürge Kürdistan’ı bile kabul etmiyorlardı. 1919 Mayıs-Haziran aylarında, İngiliz ordularıyla, Şeyh Mahmud Berzenci liderliğindeki Kürd birlikleri arasında çok büyük çatışmalar oldu. İngiliz Kraliyet Hava Kuvvetleri Kürdleri durmadan bombalamıştı Kürdlere karşı zehirli gazlar bu dönemde kullanıldı.

Güney Kürdistan’da, Kürdlerin bu şekilde, İngilizlerle savaşa tutuşması Kürdleri yönetmenin çok zor olduğu şeklinde bir anlayışın gelişmesine neden olmuştur. Kürdlerin ve Kürdistan’ın bölünmesinde, parçalanmasında ve paylaşılmasında bu anlayışın da rolü vardır.

Bütün bu süreç içinde, Mustafa Kemal’in Kürd liderlerle, Şeyh Mahmud Berzenci’yle ilgili politikası şu olmuştur. Mustafa kemal, Kürd liderlerin, Şeyh Mahmud Berzenci’nin, Büyük Britanya ile sıcak ilişkiler geliştirmelerini engellemek için yoğun bir çaba harcamıştır. Çünkü, Büyük Britanya yöneticileri ile kurulacak sıcak ilişkiler, bu ilişkilerin gelişmesi, statü sahibi bir Kürdistan’ın oluşmasını getirebilir, anlayışı vardı. Bu bakımdan Mustafa Kemal, Şeyh Mahmud Berzenci’nin, İngilizlerle yürüttüğü savaşa her zaman destek olmuştur. Mustafa kemal’in Erzurum Kongresi sırasında (Temmuz-Ağustos 1919) Sivas Kongresi sırasında (Eylül 1919) Kürd aşiret reislerine, Kürd şeyhlerine, toprak sahibi ailelere mektuplar yazdığı, mücadele sürecinde onların yardımın istediği, aksi halde Kürdistan’ın Ermenistan yapılacağını vurguladığı bilinmektedir. Kendisine mektup yazılanlardan bir de Şeyh Mahmud Berzenci’dir.

Mustafa Kemal, Bağımsız Kürdistan davası güden kişileri, aileleri, örneğin Bedirxanileri etkisiz bırakmak, onların yürüttükleri çalışmaları engellemek için çok büyük bir çaba içinde olmuştur.

Mustafa Kemal, Kürd liderlerin Büyük Britanya ile ilişkiler kurmasını engellemek için çok çalışmış, ama, kendisi anti-Kürd politikanın ve uygulamanın güçlenmesi için, İngilizlerle her zaman ilişki içinde olmuştur. Bu ilişkiler geliştirmek için tavizler de vermiştir.

“Gelecekte Birkaç Kürt Devleti Göreceğimizi Öngörebiliriz”

Prof. Dr. Korkut Boratav’ın, “gelecekte birkaç Kürt devleti göreceğimizi öngörebiliriz” şeklinde bir açıklaması oldu. (t24, 3 Ocak 2015) Korkut Hoca, bu açıklamasına, “bu geleceğin tüm Kürt gruplarını kapsayabilmesi için, Ortadoğu’nun tümünde, sosyalist devletler topluluğunun oluşmasını beklememiz gerekecektir.” diyerek devam etmektedir.

Korkut Hoca’nın bu görüşlerinin, düşüncelerinin eleştirilmesinde yarar vardır. Bu düşünceler, görüşler iki bakımdan irdelenebilir. Birinci olarak Korkut Hoca’nın söylemediklerine dikkat çekmek gerekir. “Gelecekte, birkaç Kürt devlet göreceğimizi öngörebiliriz” deniyor. Fakat, Kürdlerin/Kürdistan’ın nasıl bölündüğü, parçalandığı, paylaşıldığı hakkında bir şey söylenmiyor. Halbuki, Kürdlerle, Kürdistan’la ilgili temel olgu budur. Bu sürecin ne zaman yaşandığı, belli başlı aktörlerinin kimler, hangi yönetimler olduğu elbette çok önemli konulardır.

Kürdlerin haklarının ve özgürlüklerinin gerçekleşmesinin, “Ortadoğu’nun tümünde sosyalist devletler topluluğunun oluşması” gerekir deniyor. Kürdlerin haklarına ve özgürlüklerine kavuşması için bu koşulun ileri sürülmesi sağlıklı bir yol değildir.

Dünyada bugün, 210 civarında devlet vardır. Bunlardan 193’ü Birleşmiş Milletler’e üyedir. Bu devletlerin hangisinin etrafında önce “sosyalist devletler topluluğu” oluştu, sonra da bu devlet/devletler temel hak ve özgürlüklerin kavuştu? Var mı böyle bir örnek?

Filistinli Araplara, “Önce İsrail sosyalist olsun, Ortadoğu’da sosyalist devletler topluluğu oluşsun, siz de bu şekilde haklarınıza ve özgürlüklerinize kavuşursunuz…” diyebiliyor musunuz?

Son 30 yılda 30’dan fazla devlet kuruldu. Bunlardan hangisi, etrafında, “sosyalist devletler topluluğu oluştuktan sonra haklarına ve özgürlüklerine kavuştu?

  1. yüzyılın ikinci yarısında, özellikle üçüncü çeyreğinde, Batı Almanya-Doğu Almanya, Güney Vietnam-Kuzey Vietnam, Güney Yemen-Kuzey Yemen önemli sorunlardı. Çağdaş dünya, bölünen Almanya, Vietnam ve Yemen’i birleştirmek için Arap devletlerinin birleştirmek için çok çaba sarfetti. Örneğin, Suriye ile Mısır, 1958-1961 arasında Birleşik Arap Cumhuriyeti adı altında birleşmişti.

Almanyaların, Vietnamların, Yemenlerin birleştirilmesi için yoğun çaba harcayan dünyanın, Kürdistan’ın ve Kürdlerin bölünmüş, parçalanmış ve paylaşılmış kalması için büyük bir özen gösterdiği görülmektedir. Kürdlerin/Kürdistan’ın durumuyla, Almanyaların, Vietnamların, Yemenlerin durumu şüphesiz çok farklıdır. O zamanlar, Batı Almanya da devletti Doğu Almanya da. Kuzey Vietnem de devletti, Güney Vietnam da. Güney Yemen de devletti, Kuzey yemen de… Suriye de devletti, Mısır da… Birleşmede, bu devletlerin, buralarda yaşayan halkların iradeleri, istekleri şüphesiz ön plandadır. Kürdlerin/Kürdistan’ın bölünmesiyle, parçalanmasıyla, paylaşılmasıyla ortaya çıkan durum böyle değildir. Burada, Kürdlerin istek ve iradeleri değil, Kürdleri, Kürdistan parçalarının ayrı ayrı yöneten devletlerin istek ve iradeleri, söz konusudur. Bu istek ve irade her zaman Kürdler ve Kürdistan üzerinde egemenliğin sürdürülmesi bunun için de Kürd haklarını ve özgürlüklerinin baskı altında tutulması şeklinde tecelli eder.

Güney Kürdistan’da, Kürdistan Bölgesel Yönetimi’nin Kurulması

20 Mart 2003’de, ABD’nin ve Koalisyon Güçlerinin, Irak’a müdahalesi Kürdler ve Kürdistan için çok ciddi bir dönüm noktası olmuştur. Bu silahlı müdahale sonunda, Saddam Hüseyin rejimi yıkılmış, Baas Partisi, el Muhaberat dağıtılmış, ordu dağıtılmış, kitle imha silahları imha edilmiştir. Bu, Kürdlerin önünü açan bir süreç yaratmıştır. Zira Kürdleri baskı altında tutan, Kürdleri tehdit eden unsurlar bunlardı. 16 Mart 1988’de, Halepçe’de soykırım gerçekleşmişti. Saddam Hüseyin rejimi, bu soykırımı, bütün Kürdistan’a, Güney Kürdistan’a yaymak için elverişli koşulların oluşmasını bekliyordu. Belli başlı bu tehditler ortadan kaldırılınca, Kürdlerin önü açıldı. Kürdistan Bölgesel Yönetimi böyle kuruldu.

ABD’nin Irak’a müdahalesinin, esas nedeni, şüphesiz, Kürdler/Kürdistan değildi. Ama, Saddam Hüseyin rejiminin yıkılmasının yarattığı ortamdan Kürdlerin de yararlanması çok doğaldı. Örneğin federal Irak anlayışı, Kürdlerin kararlı tutumuyla Irak anayasasında yer almıştır. ABD başlangıçta, federal Irak anlayışına karşıydı. ABD 18 vilayete dayalı merkezi yönetimin aynen devam etmesini, sadece Saddam Hüseyin’in değişmesini istiyordu. Irak anayasasında, federal Irak anlayışı, Kürdlerin kararlı tutumuyla yer aldı. Bu kararlı tutum karşısında ABD de bunu kabul etmek durumunda kaldı.

Bu süreçte tarihsel bir ironiye de yer vermek gerekiyor. Yirminci yüzyılın ilk çeyreğinde, Kürdlern/Kürdistan’ın bölünmesinde, parçalanmasında ve paylaşılmasında Büyük Britanya, Fransa gibi emperyal devletlerin büyük rolü vardı. Dünyaya nizam veren, Kürdleri ve Kürdistan’ı statüsüz bırakan bu güçlerdi. Bu emperyal güçler, Yakındoğu’daki, Ortadoğu’daki, Türk, Arap ve Fars yönetimleriyle şüphesiz işbirliği içindeydi. Bu işbirliği, zamanla geliştirildi, güçlendirildi.

  1. yüzyılın başındaysa, başka bir emperyal güç, ABD, Kürdlere/Kürdistan’a statü vermeyen bu statükoda büyük bir gedik açtı. Kürdistan Bölgesel yönetimi, artık, uluslararası ilişkilerde tanınan bir statüdür.

Saddam Hüseyin, Kürdistan’dan çıkardığı petrolden elde ettiği gelirlerden bir kısmıyla savaş uçakları, tanklar, toplar, zırhlılar, zehirli gazlar, mayınlar vs. alıyor, Kürdistan’a bunları gönderiyordu. Bugünse, Kürdistan Bölgesel Yönetimi kendisine ayrılan bütçeyle, yollar, okullar, hastaneler, konutlar vs. yapıyor, elektrik su, kanalizasyon gibi temel alt yapı hizmetlerini yaygınlaştırmaya çalışıyor.

Kürdistan’da iç dinamiklerin gelişmesi şüphesiz çok önemlidir. Ama, dış dinamikler, hala etkilidir, belirleyicidir.

Stratim, İstanbul Forum’da, “Kürtler, Barış Süreci ve Bölgesel Mülahazalar” konula bir sempozyum düzenledi. Çetin Çeko’nun haberine göre, bu sempozyumda, ABD yönetimi ile sıkı ilişkileri olan Prof. Dr. Henri Barkey, “şimdiki zamanın en büyük kazananı Kürtlerdir” dedi. Çetin Çeko’nun haberine göre, Henri Barkey’in, konuşmasında üç konu dikkati çekmektedir. Henri Barkey, IŞİD’le savaşın çok uzun zaman alacağını söylemektedir. İkinci olarak “Sykes-Picot Antlaşmasının kısa vadede yıkılmasına imkan yoktur” demektedir. Üçüncü olarak da, “Erdoğan, artık, ABD’yi Kürt politikası konusunda ikna edebilme olanaklarına sahip değil” demektedir.

Prof. Berkey’in bu görüşlerinin, düşüncelerinin irdelenmesinde yarar vardır. IŞİD bugün kiminle savaşmaktadır? IŞİD’e karşı savaşanlar kimlerdir? IŞİD Kürdlerdle savaşmaktadır, Kürdistan’da savaşmaktadır. IŞİD’e karşı savaşanlar da sadece Kürdlerdir. Gerek Suriye’de, gerek Irak’ta, IŞİD’e karşı savaşanlar Kürdlerdir. IŞİD, Irak-Şam İslam Devleti’ni Kürdistan’da kurmaya çalışmaktadır. ABD’nin, Koalisyon güçlerinin IŞİD’e karşı yürüttüğü havadan bombardımanlar elbette önemlidir. Ama, kara savaşı Kürdler tarafından yürütülmektedir.

Kürdlerin, Kürdistan’ın bölünmesi, parçalanması, paylaşılması dikkatlerden uzak tutulamaz bir konudur. Neden Irak’ın Kürdistan’ı vardır, Suriye’nin Kürdistan’ı vardır, Türkiye’nin, Kürdistan’ı vardır; İran’ın Kürdistan’ı vardır ama Kürdlerin Kürdistanı yoktur önemli, bir sorudur. Kürdistan’ın, Kürdlerin bölünmesi parçalanması ve paylaşılası 1916 Sykes-Picot düzeniyle ilgilidir. Henri Barkey ise, Sykes-Picot Anlaşması’nın kısa vadede yıkılmasına imkan yoktur” demektedir. Bu, “Sykes-Picot düzenini zorla yaşatmaya devam edeceğiz” demektir.

Toplumsal ve siyasal bir politikada amacın meşru olması çok önemlidir. Sykes-Picot düzeni, Kürdlerin/Kürdistan’ın bölünmesi, parçalanması, paylaşılması 1910’larda meşru değildi. Bugün hiç değildi. Sykes-Picot düzeni çoktan iflas etmiştir. “Sykes-Picot düzeni kısa vadede yıkılmayacak” demek, bu düzeni yaşatmak için her yolu, her olanağı kullanacağız” demektir. Saddam Hüseyin, bu düzeni, Kürdlere karşı soykırımlar yaparak sürdürmeye çalışıyordu. Kürdlerin neler yapması gerektiği açıktır. Kürdler, bilimin ve siyasetin kavramlarıyla, diplomasinin kavramlarıyla hem bu düzenin, bu düzenin kuruluşunu, bugün bu düzeni sürdürmek isteyen anlayışları eleştirmektir. Bu eleştirileri sürekli yapmak önemlidir. Bunun yanında, Kürdler, kendi devletlerinin kurup dünya uluslar ailesinine girmenin, bu ailenin eşit bir ferdi olmanın yolunu da bulmalıdırlar.

Henri Barkey’in açıklamasını olumlu bir yönü, Türk yöneticilerin, Kürt politikası konusunda artık ABD’yi ikna edemeyecekleridir. Şimdiye kadar, hep, Türklerin hassasiyeti dikkate alınıyordu. Kürdler/Kürdistan bilmezlikten, görmezlikten geliniyordu. Artık, “Kürdlerin hassasiyeti”nin farkına varılmış olması da önemlidir.

22 Ocak 2015 tarihli basında, “IŞİD’e karşı, Londra’da koalisyon zirvesi”nin toplanacağını bildiren bir haber vardı. Haber, bu zirveye, Kürdistan Bölgesel Yönetimi, Kürdistan Başkanı Mesut Barzani’nin davet edilmediğini de bildiriyordu. IŞİD’e karşı savaşan Kürdlerin bu zirvede yer almamaları elbette çok büyük bir eksikliktir. IŞİD saldırılarından sonra, Kürdistan’da iki milyona yakın mülteci birikti. Musul’dan, Irak’ın öbür bölgelerinden, Suriye’den, Kürdistan’dan Kürdistan Bölgesel Yönetimi’ne sığınan mülteciler… Bu ortamda bile Kürdlerin, böyle bir zirvede temsil edilmemesi dikkatlerden uzak tutulacak bir olay değildir. Bu, uluslararası anti-Kürd nizamın hala sürdürülmeye çalışıldığı anlamına gelmektedir. Buna karşı Kürdistan Başkanı Mesut Barzani’nin tepkisi çok yerindedir, olumludur. “Hiç kimse hiçbir taraf, Kürdistan halkını temsil edemez ve Kürdistan halkının uluslar arası toplantılarda sözcülüğünü yapamaz.” “IŞİD’le savaş sürecinde Kürdistan’ın verdiği kurbanların, başkalarına mal edilmelerin hiçbir zaman izin vermeyeceğiz.”

IŞİD’’e karşı 21 devletin toplantısının 22 Ocak gerçekleştiği bildirildi. Kürdistan Başkanı Mesut Barzani’nin bu açıklamasından sonra, ABD Dışişleri Bakanlığı Basın Sözcüsü Jen Psaki’nin bir açıklaması oldu. Jen Psaki, Irak’ı Başbakan Haydar Abadi’nin temsil ettiğini vurguladı.

Bu açıklama iki bakımdan değerlendirilebilir. Toplumsal bakımdan bu açıklama bir skandaldır. Çünkü Bağdat yönetimi, 1980’lerde soykırım yapmıştı. Soykırım, 16 Mart 1988’de çok büyük bir tırmanış göstermiştir. Bugünkü yönetim de 2005 tarihli Irak Anayasası’nın 140. Maddesini uygulamamaktadır. Kürdistan’dan koparılmış alanlar üzerindeki baskısını, zulmünü sürdürmektedir. 2014’de, Kürdistan’a ödemesi gereken % 17’lik bütçeyi ödememiştir. Bütün bunlar, fırsatını bulurlarsa olanaklara sahip olurlarsa, Kürdlere yine soykırım yapacakları anlamına gelmektedir. Bu konuda, Nuri el Maliki yönetimiyle Haydar Abadi yönetimi arasında fark yoktur. Durum bu kadar açıkken, “Kürdleri de Bağdat temsil ediyor” demek elbette bir skandaldır. Bu kuzuyu kurdun önüne atmaktan farklı bir olgu değildir. Bu, Kürdlerin, Kürdistan’ın, Türk, Arap ve Fars yönetimleri karşısındaki durumunu bilmezliktir, Kürdistan’ın devletlerarası sömürge durumunu çok hafife almaktır. Prof. Henri Barkey, Sykes-Picot düzeninin, kısa vadede yıkılmasına imkan yoktur, diyordu. Bu, düzen ancak, zor kullanılarak, Kürdlere karşı otoriter yönetimler, diktatörlükler desteklenerek sürdürülebilir.

Ama uluslar arası hukuk söz konusu olduğu zaman, ABD Dışişleri Bakanlığı Basın Sözcüsü Jen Psaki haklıdır. Irak’ta, federal bir yönetim olsa da Kürd Federe Devleti Irak’a bağlıdır. Uluslar arası toplantılarda, dış ilişkilerde Irak’ı Irak Başbakanı veya Cumhurbaşkanı temsil eder. Kürdler de Bağdat’da hükümet kurulmasına iştirak ederek bu ilişkilere onay vermiştir. Yaşanan toplumsal ilişkilerle, fiil durumla uluslar arası hukuk arasında derin bir çelişki vardır.

Bu çelişkiyi çözecek olanlar Kürdlerdir. Kürdler, bu derin çelişkiyi, dünya uluslar ailesine eşit bir fert olarak katılarak çözebilirler. Bunun için Kürdler, milli ordularını kurumlaştırmalı, peşmergeyi hantallıktan kurtararak aktif, dinamik bir güç haline getirmelidir. Uluslar arası anti-Kürd nizamın bu nizamı destekleyen güçlerin eleştirisi de çok önemlidir. Kamuran Melekendi’nin uyarları bu bakımdan yerindedir. Kamuran Melekendi, Kürdlere, kanton gibi içi boş şeylerle, uluslararası politika bakımından içi boş olan tartışmalar uğraşmayın, dünya uluslar ailesinin eşit bir ferdi olmaya çalışın…” demektedir. (alayekiti, 24 Ocak 2015)

Bask, İra, Güney Afrika, Latin Amerika Gelişmeleri

Barış ve Demokrasi Partisi, İspanya’da, Bask, Katalonya sorunlarını, Kuzey İrlanda da İngiliz-İra ilişkilerinin nasıl geliştiğini araştırmak, onların deneylerinden yararlanmak için o alanlara heyetlere gönderirdi. Güney Afrika’da, Latin Amerika’da, ilişkilerin nasıl geliştiği yine önemli bir araştırma konusuydu. Bu konuda, Ankara’da, İstanbul’da, Diyarbakır’da sempozyumlar da düzenlenmişti. Bask’tan, İspanya’dan, İra’dan, İngiltere’den, Güney Afrika’dan, Latin Amerika’dan uzmanlar da davet edilmişlerdi. Davet edilen uzmanlar, sempozyumlarda, kendi süreçlerinin anlatmışlardı.

Barış ve Demokrasi Partisi bunu, “yaşanan bu ilişkilerden, deneylerden yararlanmak” olarak açıklıyordu. 14-15 Aralık 2014 tarihlerinde, Heinrich Böll Vakfı, Diyarbakır Sosyal Araştırmalar Enstitüsü, Açık Toplum Vakfı ve İsmail Beşikci Vakfı da İstanbul’da ve Diyarbakır’da, “Savaştan Barışa Çatışmadan Çözüme” konulu bir sempozyum düzenlemişti.

İspanya-Bask ilişkilerinde, İngiliz-İra ilişkilerinde, Güney Afrika’daki ve Latin Amerika’daki gelişmelerde görülen en önemli ilişki, taraflar arsında yapılan görüşmelerde, çözüm görüşmelerinde, uluslararası bir gözlemcinin veya heyetinin varolmasıdır. Bask-İspanya görüşmelerinde de, İra-İngiltere görüşmelerinde de, Afrika Ulusal Kongresi-Beyaz Yönetim görüşmelerinde de uluslararsı gözlemcilerin olduğu görülmektedir. Güney Amerika’daki gerilla hareketleriyle hükümetlerin görüşmelerinde de uluslararası gözlemcilerin varlığı hemen dikkat çekmektedir. Oktay Yıdız’ın, PKK ve FARC yazısı bu bakımdan ilgi çekicidir. (kurdistan-post eu, nerinaazad, rizgari…14 Ocak 2015)

Filistinli Araplarla İsrail görüşmelerinde de uluslararası gözlemcilerin önemli bir rolü vardı. Kıbrıs’ta, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti-Rum yönetimi görüşmelerinde de uluslararası gözlemciler yine ön plandadır. Birleşmiş Milletler’e bağlı olarak çalışan Alvara de Soto, birçok anlaşmazlıkta uluslararası gözlemci olarak rol oynamıştı. Francesco Vendrell Birleşmiş Milletlere’e bağlı olarak çalışan bir uluslar arası gözlemciydi.

Uluslararası gözlemcilerin, görüşmelerin şeffaf olmasında, görüşmelerle ilgili kayıt yapılmasında büyük rolleri vardır. Görüşmelerle ilgili kayıt yapmak, kamuoyuna, zaman zaman görüşmelerle ilgili bilgiler vermek, elbette önemlidir.

PKK’nin, KCK’nin hükümetle görüşmelerinde, arada uluslararası gözlemci olmaması büyük bir eksikliktir. Görüşmelerle ilgili kayıt yapılmaması, kamuoyuna, basına açıklamaları, sadece devletin yapması, önemli bir eksikliktir. Görüşmeler elbette şeffaf olmalıdır. Kamuoyu görüşmelerin geldiği aşama hakkında bilgi sahibi olmalıdır. 2009-2010 yıllarında, Oslo’da görüşmeler yapılmış. Bu görüşmelerin İngiltere’nin gözetiminde yapıldığı vurgulanıyor. Görüşmelerin şeffaf olması, görüşmeler hakkında kayıt tutulması önemlidir. Ama, İngiltere’nin aradaki varlığı, Türk devletini rahatsız etmiş. Şimdi, Abdullah Öcalan’la MİT Başkanı Hakan Fidan görüşüyor. Uluslararası gözlemci yok, kayıt yok. Görüşmeler şeffaf değil.

Barış ve Demokrasi Partisi, daha sonra Halkların Demokrasi Partisi, Bask-İspanya, İra-İngiltere, Afrika Ulusal Kongresi-Beyaz Yönetim tecrübelerinden yararlanmak için, bu süreçleri anlamaya kavramaya çalıştığını söylüyordu. Uluslararası gözlemciler konusunda, kayıt yapma konusunda görüşmelerin şeffaflığı konusunda ısrarlı olmaması önemli bir eksikliktir.

Devlet-hükümet, Kürd sorunu benim iç sorunumdur, başkasını karıştırmam diyor. Yakındoğu’da, Ortadoğu’da, en az dört devleti, Türkiye’yi, İran’ı, Irak’ı, Suriye’yi, çok yakından ilgilendiren bir sorun nasıl iç sorun oluyor? Kürd/Kürdistan sorununu, çoktandır uluslar arası bir sorun olduğu besbellidir.

Kürd/Kürdistan Sorununda Temelde Duran Esas Sorun

Kürd/Kürdistan sorununu temelinde, Kürdlerin, Kürdistan’ın bölünmesi, parçalanması, paylaşılması vardır. Sorunun temelinde bu ilişkiler vardır. Günümüzde yaşanan olumsuz ilişkiler, moral bozan gelişmeler bu temel olgularla yakından ilgilidir. PKK, Kürd/Kürdistan sorununu kendi tarihi ile başlattığı için bölünme, parçalanma, paylaşılma konularıyla ilgilenmiyor. 1920’lerde, emperyal devletlerin ve onların, Yakındoğu’daki Ortadoğu’daki işbirlikçilerinin bu politikalarına dikkat çekmemeye özen gösteriyor. Örneğin iki yıldır, Türk tarafının anaları ağlamıyor. Ama, Kürd tarafında analar ağlamaya devam ediyor. Çünkü, Kürd/Kürdistan sorunu sadece Türkiye’de değil, örneğin, Suriye’de de bir sorundur.

Halbuki günümüzde yaşanan bütün olumsuz gelişmelerin, çözümsüzlüğün temelinde bu ilişkiler vardır. Örneğin, Güney Kürdistan’da, Kürdistan Bölgesel Yönetiminde, Kürdistan Yurtseverler Birliği (YNK) İran’la ilişkiler geliştirirken, Kürdistan Demokrat Partisi (KDP) Türkiye ile ilişkiler geliştirmeye çalışmaktadır. Her iki tarafta da parçacı siyasetler ön plandadır. Her iki devletin de Kürdleri, Kürdistan’ı engellemeye çalışan siyasetleri olduğu biliniyor. Güney Kürdistan’daki bu olumsuz durumlar, parçacı siyasetler üzerinde, bir Kürd/Kürdistan bilincinin, tarih bilincinin, toplum bilincinin oluşmasıyla aşılabilir. Parçacı siyasetlerin etkinliğinin azalması, ancak, böyle bir bilincin oluşmasıyla olur.

2014 yılı Haziran ayını hatırlayalım. IŞİD’in Şengal’e saldırdığı, peşmergenin geri çekildiği dönem, Ezidi halkın korumasız bırakıldığı dönem. PKK medyası bu süreci “peşmerge kaçtı” diye sevinç çığlıkları içinde anlatıyordu. “Ezidileri biz kurtardık” diyordu. Bunu sevinçlerle ifade ediyordu. Bu da parçacı siyasetlerin ön plana alınmasıyla ilgilidir. Bir Kürd/Kürdistan bilincinin oluşmamasıyla tarih bilincinin, toplum bilincinin oluşmamasıyla ilgilidir. IŞİD’in Şengal’e saldırısı, Ezidilere karşı soykırım gerçekleştirmesi, Ezidi kadınların, çocukların kaçırılarak köle pazarlarında satılması, insanlara şunları düşündürmelidir. Bir Kürdistan toprağı olan Şengal, neden Bağdat yönetiminin denetimi altındadır? Şengal, neden Kürdistan Bölgesel Yönetimi’ne bağlı değildir? Şengal gibi Kürdistan’dan koparılmış alanlar, neden Kürdistan Bölgesel Yönetimi’ne dahil edilememiştir? 2005 tarihli Irak Anayasası’nın 140. maddesinde belirtilen hükümler neden yaşama geçirilememiştir? Parçacı siyasetler üzerinde kafa yoranlar, bu gibi konular üzerinde düşünmelidir. Kürdistan toprağı olan Şengal’i Kürdistan’a katma çabası içinde olmalıdır.

2014 Haziran ayında, IŞİD Ezidi Kürdlere karşı soykırım gerçekleştirdi. Silahsız-savunmasız binlerce erkeği katletti. Çocukları, kadınları kaçırdı. Onları köle pazarlarında satmaya çalıştı. Kadınlara tecavüz, köylerin, evleri yakılması yıkılması… binlerce olay… Ama, Kürd Müslümanların bu vahşete karşı hiçbir tepkisi olmadı. Sık sık, Filistin’e sahip çıkma, Kutlu Doğum Haftası gibi etkinlikler düzenleyen Kürd Müslümanlar, bu vahşete sessiz kaldılar. Bugünlerde de, (24 Ocak 2015) Paris’deki Charlie Hebdo dergisindeki karikatürlerden dolayı Diyarbakır’da mitingler düzenleniyor. Kürd soykırımlarına sessiz kalan Kürd Müslümanların bu etkinlikler düzenlemesi çok ilgi çekici. Bunlar, örneğin, neden Çorum’da, Yozgat’da, Balıkesir de vs. değil de Diyarbakır’da düzenleniyor? Peygamber, sadece Kürdler için mi Peygamber…

Kürd/Kürdistan Bilinci Nasıl Oluşur?

Kürdlerin, Yakındoğu’da, Ortadoğu’da, Türklerin, Arapların, Farsların karşısındaki esas konumu nedir?

Dünya uluslar ailesi içinde yer almak, dünya uluslar ailesinin eşit bir ferdi olarak yer almak, önemli olmalıdır. Dünyada, dört yılda bir düzenlenen Olimpiyatlar’da, nüfusu 10 bin, 15 bin olan devletler bile temsil edilirken, yarışmaya katılırken, nüfusu 50 milyon üzerinde olan Kürdler, neden bu yarışmalarda temsil edilememektedir? Kürdler, neden, dünya uluslar ailesinin eşit bir ferdi değildir?

Bu konular, elbette, toplum bilinciyle, tarih bilinciyle ilgili konulardır. Bunun gibi sorular sormak, bu sorulara makul cevaplar aramaya çalışmak toplum bilincini, tarih bilicini geliştirir. Kürd bilinci, Kürdistan bilinci böyle gelişir. O zaman, Kürdlerin/Kürdistan’ın bölünmesinin, parçalanmasının ve paylaşılmasının, Kürdlerin statüsüz bırakılmasının en ince ayrıntılarına kadar incelenmesi gerekir. Kürdlerin ve Kürdistan’ın, Türk, Arap ve Fars yönetimler karşısında neden çok olumsuz koşullarda bırakıldığının irdelenmesi gerekir. Bölünmeyi, parçalanmayı, paylaşılmayı doğal kabul etmek doğru değildir. Bunlar uluslararası anti-Kürd nizamın oluşumuyla ilgilidir. Uluslararası anti-Kürd nizama itiraz etmek bu itirazı sürekli kılmak önemli olmalıdır.

—— III ——

Barışın Temel Koşulu

Barışın gerçekleşmesi, Kürdler arasında barışın kurulmasıyla olur. Devletle gerçekleşecek barışın temel koşulu, barışı önce Kürdler arsında kurmaktır. Ama, Kürdler arasındaki anlaşmazlıkları, husumetleri bir tarafa bırakıp devletle barış aramak sağlıklı bir yol değildir. Kürd siyasetleri arasındaki anlaşmazlıkları, çelişkileri bir tarafa bırakıp Türk soluyla ittifak aramak kalıcı barışın kurulmasına hizmet etmez. Kürdler, kendi aralarında barışı kuramadıkları sürece devlet tarafından ciddiye alınmaları da mümkün değildir. Bu cümleyi şu şekilde ifade etmek de mümkündür. Devlet, hükümet, Kürdler arsında barışın kurulmasının önünde önemli bir engeldir. Kürdler arasında barışın kurulmasını, gelişip güçlenmesini, engellemek için her türlü önlemi almaktadır, her olanağı kullanmaktadır, çelişkileri derinleştirmeye, yaygınlaştırmaya gayret etmektedir. Çünkü, güçlü bir topluluk, devlet-hükümeti daha çok uğraştırabilir. O zaman, devletlin bu olumsuz tutumunun bilincine varıp Kürdler arsında barışı kurmanın yolunu yordamını aramak önemli olmalıdır

Ortadoğu’da, Kürdistan’ın ve Filistin’in Konumu

Kürdistan’ın, Ortadoğu’daki konumu çok farklıdır. Kürdlerin/Kürdistan’ın bölünmesi, parçalanması ve paylaşılması ilişkilere yön veren temel bir niteliktir. Kürdistan’ın, Kürdlerin bu niteliğini, Filistinli Araplarla karşılaştırdığımız zaman bu durumu daha anlaşılır bir şekilde görmek mümkündür. Filistinli Arapların tek bir düşmanı vardır. O da İsrail’dir. Kaldı ki, Basra Körfezi’nden Fas’a kadar, 22 Arap devleti de, İslam Konferansı’na üye 57 devlet de, şu veya bu nedenlerden dolayı İsrail’e karşıdır, Filistinli Arapların yanında yer almaktadır. Arap devletleri veya İslam Konferansı’na üye devletler, örneğin, el Fetih’i veya Hamas’ı, sevsinler veya sevmesinler, kendilerini, onlara maddi ve manevi olarak, yardım etmekle yükümlü hissederler. Politik, diplomatik, ekonomik yardımları da yaparlar. Filistinli Arapların etrafı, İsrail hariç dost güçlerce çevrilidir.

Kürdlerin/Kürdistan’ın durumu böyle değildir. Bölünme, parçalanma ve paylaşılma, Kürdlerin, Kürdistan’ın dostunu azaltmış, hatta sıfıra indirmiş, düşmanlarını ise çoğaltmıştır. Böyle bir ortamda, Kürdlere/Kürdistan’a maddi, manevi yardım yapan, politik, ekonomik, diplomatik yardım yapan bir dost güç de yoktur.

Kürdlerin, Kürdistan’ın etrafı hep, Kürdlere/Kürdistan’a hasım güçlerce çevrilmiştir. Bu güçlerin her biri, Kürdleri/Kürdistan’ı boğmaya, sesini-soluğunu kesmeye gayret etmektedir. Kürdler/Kürdistan adeta bir cehennem içinde mücadele yürütmektedir. Bu hasım güçler, zaman zaman, kendi aralarında toplantılar, ittifaklar yaparak, ittifaklarının pekiştirerek, Kürdler ve Kürdistan üzerindeki baskılarının güçlendirmektedirler. Hem ekonomik olarak, hem politik, diplomatik, olarak hem de askeri olarak baskılarlını devamlı kılmaya çalışmaktadırlar.

Bu ilişkiler ağında, bu devletler, kendi Kürdleri üzerindeki baskıları devamlı kılabilmek, baskıları artırabilmek için, öbür taraftaki Kürdlerin bir kesimiyle, illegal ilişkiler geliştirebiliyorlar. Veya, Kürler/Kürdistan üzerinde müştereken baskı yürüten bu devletler arasında zaman zaman anlaşmazlıklar belirebiliyor. Bu durumda, Kürdler, bu çatlaklardan yararlanarak, bu devletlerden biriyle bir ilişki geliştirerek kendilerine bir nefes borusu açmaya çalışabiliyor.

Her zaman böyle bir olanak doğmaz. Ama böyle bir olanak doğduğu zaman da, Kürdler, bundan yararlanabilirler. 1990’ların ortalarında ve sonlarında, “Irak’a komşu devletler” toplantılarının yapıldığı dönemde, böyle bir olanak yoktu. Türkiye’nin, istemiyle, girişimiyle oluşan bu toplantılarda, Türkiye, İran, Irak, Suriye, Suudi Arabistan, Ürdün, Kuveyt gibi devletler, Kürdleri, Kürdistan’ı soluksuz bırakmanın, Kürdlerin başına yeni yeni lanetli çoraplar geçirmenin yollarını konuşurlardı. Bugün durum, Kürdler açısından daha olumludur. 1990’ların sonlarından bu taraf çok şey değişti. 2005’de, Güney Kürdistan’da, Kürdistan Bölgesel Yönetimi’nin kurulmasıyla, 1920 lerde, Milletler Cemiyeti döneminde kurulan Yakındoğu, Ortadoğu, statükosunda çok büyük gedikler açıldı. Sykes-Picot’un kurmaya çalıştığı düzen yıkıldı. Bu durumun, Kuzey Kürdistan’ı, Doğu Kürdistan’ı, Batı Kürdistan’ı etkileyeceği açıktır.

Irak-Şam İslam Devleti IŞİD’in, ortaya çıkışı, Kürdlere,Kürdistan’a saldırısı ise, çok daha büyük bir değişim yarattı. IŞİD sadece, Kürdistan’da, Ortadoğu’da, değil, dünyada da, çok büyük bir tehdit olarak algılandı. Ama, IŞİD, fiili olarak, hep Kürdistan’da savaşıyordu, Kürdlere karşı savaşıyordu. Saldırılarını hep, Kürdistan’a, Kürdlere karşı yönetiyordu. IŞİD’le fiili olarak savaşanlar da sadece Kürdlerdi. Gerek Başur’da, gerek Rojava’da, IŞİD’le savaşanlar da sadece Kürdlerdi. ABD’nin, koalisyon güçlerinin havadan bombardımanları şüphesiz önemlidir. Ama, karada, IŞİD’e karşı savaşanlar sadece Kürdlerdir. İşte bu süreç, Batı’nın, Kürdlere bakışında büyük değişimlere yol açtı. Önce silah yardımları, daha sonra, politik diplomatik yardımlar gündeme geldi.

Kürdi, Kürdistani Tavır (1)

Kürdlerin, Kürdistan’ın etrafı hep düşman güçlerce çevrili. Adeta bir cehennemde mücadele yürütülüyor. Eğer bir olanak çıkarsa, bu güçlerden biriyle ilişkiye girilerek bir soluk borusu açılabileceğini daha önce belirtmiştik. Böyle bir ilişki geliştirmenin üç önemli koşulu vardır. Bu koşullara dikkat edilerek böyle bir ilişki geliştirilebilir.

Birinci koşul, ilişkiye girilen devlet dahil, Kürdleri, Kürdistan’ı baskı altında tutan bütün devletlerin Kürdlere, Kürdistan’a ilişkin niyetlerinin hiç iyi olmadığını her zaman hatırda tutmaktır. Güney Kürdistan’da YNK İran’la, KDP Türkiye ile, daha sıcak ilişkiler içindedir. Güneybatı Kürdistan’da, PYD, Önce Beşar Esad yönetimiyle ilişki içindeydi, bugünlerde, Özgür Suriye Ordusu’yla ilişki içinde. Halbuki, bu devletlerin ve bu örgütlerin hepsinin de, Kürdlere ve Kürdistan’a karşı olumlu bir niyeti yoktur. Kürdistan’ı, Kürdleri engellemeyi her zaman vazgeçilmez bir görev bilirler.

IŞİD’i en çok destekleyen devletin Türkiye olduğu hiç unutulmamalıdır. “Kuzey Irak’tan sonra, Kuzey Suriye istemiyoruz” sözünün ne anlama geldiği de dikkate alınmalıdır. O zaman, ilişkileri bu çerçevede yürütmek önemli olmalıdır.

İkinci olarak, bu devletlerden biriyle bir ilişki sürdürürken, öbür parçalardaki Kürdleri de dikkate almak, onlara, mümkün olduğu kadar zarar vermemeye çalışmak gerekir.

Bir defa şu konunun yeniden düşünülmesinde yarar vardır. Kürdlerin, Kürdistan’ın bölünmesi, parçalanması, paylaşılması, neden, dikkate değer, önemli bir süreç olarak yaşanmıştır? Bu süreçde, Kürdlerin birbirlerinden tecrit edilmesi, tecridin derinleştirilmesi, yaygınlaştırılması, bu devletler açısından önemli olmaktadır. Böyle bir ortamda, bu devletlerden biriyle bir ilişki geliştirmek, zaten Kürdler için, Kürdistan için olumsuz bir durumdur. Bu genel olarak böyledir. Ama, böyle bir ortamda, bu cehennemde, soluk borusu açmaya çalışmak da önemlidir. İşte bu süreç içinde, öbür Kürdleri, Kürdistan parçalarını dikkate almak, onlara mümkün olduğu kadar zarar vermemeye çalışmak, zararı asgariye indirmeye çalışmak önemlidir. Parçacı siyasetler oluşturmak, bu siyasetlere ağırlık vermek, Kürdleri, Kürdistan’ı bütünlüğünden koparmak demektir. Bölünme, parçalanma ve paylaşılma, parçacı siyasetlerin oluşması yönünde, gelişmesi yönünde bir ortam yaratmıştır. Bu siyasetleri terk edip, bütüne ilişkin siyasetler oluşturmak önemli olmalıdır.

Üçüncü olarak, bazı büyük devletlerin, emperyal devletlerin, Sykes-Picot düzenini hala savunduklarını bilmek gerekir. Bu konudaysa, bu düzenin, bilimin, siyasetini ve diplomasinin kavramlarıyla eleştirisi, ve bu eleştirinin devamlı yapılması önemlidir.

İşte bütün bunları yaşamak yüksek bir Kürd bilincini gerektirir. Bu bilince ulaşan bir kişi, Kürdistan’ı parçacı olarak değil bütünsel olarak kavramaya çalışır. Bu bilinç nasıl oluşur? Arapların, Farsların, Türklerin Yakındoğu’daki, Ortadoğu’daki konumlarıyla, Kürdlerin konumunu karşılaştırmak, Kürdlerin, Kürdistan’ın çok olumsuz bir durumda olduğunu fark etmek, böyle bir bilincini yüksek bir Kürd bilincinin oluşmasını sağlayabilir. Böyle bir bilince ulaşanlar, parçayı değil, Kürdistan’ı bir bütün olarak değerlendirmeye çalışır. Parçacı siyasetleri değil, bütüne ilişkin siyasetleri ön plana çıkarmaya gayret eder. Müslüman Kürdlerin neden Filistinli Araplara sahip çıktıkları ama, Kürdistan’da işlenen cinayetlere, soykırımlara sessiz kaldıkları, örneğin IŞİD vahşetine tepki göstermedikleri irdelenmeye değer bir konudur. İslam’ı savunma gibi mitinglerin, Kutlu Doğum Haftalarının neden özellikle Diyarbakır’da yapıldığı yine, yine, irdelenmesi gereken bir konudur.

“İyi Kürd-Kötü Kürd…”

Burada, iki yazıdan söz etmek gereğini duyuyorum. Bu iki yazı da konumuz açısından çok önemli bilgiler içermektedir. Bu yazılardan biri İran istihbaratına yakın bir yazarın yazısıdır. İran İstihbarat Servisi İtlaat’a yakınlığıyla bilinen yazar, İrfan Qanii Ferd’in yazısıdır. Yazı, “Kürdistan’daki Güvenlik Durumu ve Irak’la İlişkileri” başlığını taşımaktadır. Yazının, İran istihbaratına yakın olan BultenNews’de yer aldığı bildirilmektedir. Zeyad Cebo, 19 Ocak 2015 tarihli basnews’de bu yazıdan söz etmektedir.

Yazıda, Kürdistan Bölge Başkanı Mesut Barzani, Irak’daki güvenliği bozmakla suçlanmaktadır. Mesut Barzani YNK’yi tasfiye etmekle suçlanmaktadır. “YNK, PKK, PYD, İran ve Suriye rejimlerine bağlıdır ve vefadar davranmaktadırlar” denilmektedir.

Mesut Barzani’nin Sünnilere ihanet ettiği de vurgulanmaktadır. Peşmergenin IŞİD’le iyi savaşmadığı da söylenmektedir.

Yazar, Kürdlerin/Kürdistan’ın bölündüğünü, parçalandığını, paylaşıldığını elbette bilmektedir. Yazarın amacı bu durumun bu şekilde sürüp gitmesini sağlamaktır. Bu bakımdan parçacı siyasetlere can vermek, bu siyasetleri fonksiyonel kılmak, onlar için çok önemlidir. Bu doğrultuda, Mesut Barzani’yi, KDP’yi suçlamakta, YNK’yi, PKK’yi, PYD’yi övmektedir. İran ise, Kürdler için belirgin bir hasım güçtür. Kürdler ve Kürdistan için hiç olumlu düşünmediği açıktır. O zaman, bu tür parçacı siyasetleri aşan Kürd/Kürdistan oluşması önemli olmaktadır. Bu da yüksek bir Kürd/Kürdistan bilicinin oluşmasıyla gerçekleşir. İran istihbaratının, Kürdleri bölme parçalama, paylaşma çabaları bu şekilde aşılır.

İkinci yazı Ali Bulaç’ın yazısıdır. 14 Şubat 2015 tarihli Zaman Gazetesi’nde yayımlanan yazının başlığı, “Türkiye ve İran Parçalanır mı?” şeklindedir. Yazar Ali Bulaç, İran’ın Ankara Büyükelçisi, Ali Rıza Bikdeli ile, bir kısım yazarın yaptığı sohbet toplantısını anlatmaktadır. Büyükelçi Ali Rıza Bikdeli, Kürdistan’daki, Kürdlerdeki gelişmeleri dile getirerek, Türkiye ve İran’ın çok büyük tehlikelerle karsı karşıya olduğunu dile getirmektedir. Büyükelçi, “unutmamak gerekir ki, Erbil’de dalgalanana bayrak, Mahabad Kürd Cumhuriyeti’nin simgesidir” diyor. Büyükelçi, Ankara, Tahran, Bağdat, Şam, Kürdlere karşı birlikte hareket etmeli diyor. İran’ın bütünlüğü, Irak’ın bütünlüğü, Suriye’nin bütünlüğü, Türkiye’nin bütünlüğü… savunuluyor. Kürdlerin, Kürdistan’ın bölünmüş, parçalanmış, paylaşılmış durumunun aynen sürmesi isteniyor. Buna da “adalet” deniyor.

Büyükelçi, 1990’ların sonlarında olduğu gibi, “Irak’a Komşu Devletler Toplantıları”na benzer toplantıların düzenlenmesini istiyor. O zaman bu toplantılar, Türkiye’nin girişimiyle düzenleniyordu. Şimdi, İran buna ihtiyaç duyuyor.

Bütün bunlar şunu göstermektedir. Parçacı siyasetler, Kürdi, kürdistani siyasetler değildir. Türki, arabi, farsi siyasetlerdir. Arapların, Farsların, Türklerin devlet çıkarlarını daha çok gözetmektedir. Kürdi, kürdistani siyasetler parçacı siyasetlerin aşılmasıyla olur. Bu da kürdi ve kürdistani bir bilincin gelişmesiyle sağlanır. Hüseyin Aladağ da “Kürdistan’ı Bekleyen Büyük Tehlike” başlıklı yazısında (nerinazad, 16.2.2015) bu duruma işaret etmektedir.

Ali Bulaç, yazısında, Büyükelçi Ali Rıza Bikdeli’nin görüşlerini, düşüncelerini açıkladıktan sonra, devletin, Kürd sorununa, Kürdlerin haklarını ve özgürlüklerini dikkate alarak yeni bir yaklaşım geliştirmesi gerektiğini de belirtmektedir.

Kürdi, Kürdistani Tavır (2)

Kürdi olmak, kürdistani olmak önemlidir. Bu çerçevede, son aylarda gündeme gelen, Şengal ve Kerkük açıklamalarına da değinmek gerekir.

“Şengal Irak toprağıdır. Şengal’de kanton kurulmalıdır” sözü, kürdi, kürdistani bir söz değildir, arabi, türki bir sözdür. “Kerkük, Kürdistan değildir, tüm halklarındır” sözü, yine, arabi, türki bir sözdür, kürdi, kürdistani değildir. Bu sözlerde, tarih bilinci, toplum bilinci yoktur.

2014 Ağustos’unda, IŞİD saldırısı sırasında, peşmergenin Şengal’den çekilmesi, halktan önce çekilerek Êzidi halkını korumasız bırakılması eleştirilmesi gereken bir durumdur. Ama, bu konuda peşmergeden önce Irak hükümetini eleştirmek gerekir. Çünkü Şengal, Kürdistan’dan kopartılmış bir alandadır. Hewlêr, Süleymaniye, Duhok gibi, Kürdistan Bölgesel Yönetimi’ne dahil değildir. Bunun için Şengal, Irak güvenlik birimleri tarafından savunulması gereken bir alandır. Şengal elbette Kürd toprağıdır, Kürdistan’dır. Kürdi, kürdistani tavır, Şengal’i, Kürdistan Bölgesel Yönetimi’ne dahil etme çabası içinde olmaktır. Kürdistan Bölgesel Yönetimi’nde, Êzidi inancından dolayı, Şengal’in özel bir statüsü olması elbette gereklidir. Hüseyin Turhallı’nın, , kürdistan-post.eu da yayımlanan, “Kantonlar, HDP ve Seçim, 12.2.2015”, “Şengal Kavgası, 10.1.2015” yazıları bu bakımdan ilgi çekicidir.

1960’lardan beri, Baas yönetiminin, Saddam Hüseyin rejiminin, Kerkük’ün nüfus yapısının bozmak için nasıl çaba sarfettiği yakından bilinmektedir. Yüzbinlerce Kürd, Kerkük’den koparılarak, Güney’e, Basra yörelerine sürgüne gönderildi. Kürdlerden boşaltılan evlere, mahallelere, mekanlara, Arap aileler yerleştirildi. Kerkük’ün nüfus yapısı bu şekilde bozuldu. Bu toplumsal ve politik ilişkiler açıkça ortadayken “Kerkük Kürdistan değildir” demek, Saddam Hüseyin’in, Baas Partisi’nin, ırkçı ve sömürgeci politikalarına meşruiyet vermek olur. Bu sözde de tarih bilinci, toplum bilinci yoktur. Kürdlerin, sürgün edildikleri yörelerden tekrar Kerkük’e dönüşleri 2003’de, Saddam Hüseyin rejiminin yıkılmasından sonradır.

Kerkük’de, Türkmenlerin varlığı ise, Kürd varlığı yanında çok küçüktür. 1990’larda, Irak’ta, çoğu Kerkük’de olmak üzere üç milyon Türkmen’den söz ediliyordu. Türk basını, Türkmenlerden bu şekilde söz ediyordu. Türkmenler, kendilerini böyle anlatıyorlardı. Bugün bu sayının çok küçük olduğu artık biliniyor.

1990’larda, üç milyon Türkmen şu şekilde ortaya çıkıyor. O dönemde Türk Kızılay’ı, Irak’a gıda yardımında bulunuyordu. Bu gıda yardımı sadece Türkmenlere yapılıyordu. O yıllarda çok büyük mağduriyet yaşayan Kürdler de, kendilerini Türkmen göstererek gıda yardımından yaralanmış. Türkmen sayısının çok gösteren bu süreç oluyor. 2003’den sonra, ABD’nin ve koalisyon güçlerinin, Irak’a müdahalesinden sonra, Kürdistan Bölgesel Yönetimi’nin kurulmasına giden yolda, Kürdler öz kimliklerine, Kürd kimliklerine dönünce, Türkmen sayısı doğal olarak azalmış.

Suriye Baas Partisi’de, 1960’larda benzer bir politikayı yaşama geçirdi. Bugün, Cizre’den Afrin’e kadar olan bölge, hatta, Afrin’den Akdeniz’e kadar olan bölge Kürd bölgesiydi. Güneybatı Kürdistan, Kürdistana Rojava. Burada da, Cizre ile Kobanî arsasında yer alan, yerlerden, Kobanî ile Afrin arasındaki yerleşim merkezlerinden Kürd aileler Güney’e sürgün edildiler. Arap aileler de Kürdlerden boşaltılan bu alanlara yerleştirildi. Böylece, Suriye’de, Kürdistan’da nüfus yapısı bozuldu. Bu Kürdistan parçasına genel olarak Verimli Hilal deniyor.

Kürdistan Demokrat Partisi, Mele Mustafa Barzani, (1903-1979) Kerkük üzerinde çok duruyordu. Kerkük’ün, Kürdistan’ın kalbi olduğunu her zaman dile getiriyordu. Kürdistan Demokrat Partisi Başkanı Mele Mustafa Barzani ile, Irak Devrim Komuta Konseyi Başkan Yardımcısı (Başbakan) Saddam Hüseyin arasında, 11 Mart 1970 tarihinde, Kürdistan’a otonomi veren bir anlaşma yapılmıştı. Bu anlaşmanın hazırlandığı dönemde, örneğin Ocak 1970’de, Iraklı yetkilerle yaptığı tartışmalarda, Mele Mustafa Barzani hep, Kerkük’ün Kürdistan’a ait olduğunun vurguluyordu. (bk. Mesut Barzani, Barzani ve Kürt Ulusal Hareketi II, Doz Yayınları, Şubat 2005, s. 238)

Bu anlaşmada Kerkük sorununu çözümü ileri bir tarihe bırakılmıştı. Kerkük’de nüfus sayımı yapılacak, Kerkük, sayım sonucuna göre, Kürd veya Arap bölgesine bağlanacaktı.

Bu sayım yapılmadı. Sayım yapılmadığı gibi, anlaşmanın birçok hükmü de yaşama geçirilmedi. 6 Aralık 1970’de, İdris Barzani’ye, 29 Eylül 1971’de Mele Mustafa Barzani’ye suikast yapıldı. 15 Temmuz 1972’de, Mele Mustafa Barzani’ye, çok daha büyük bir organizasyonu gerektiren bir suikast yapıldı. Türkiye’nin, İran’ın, Suriye’nin, teşvikleriyle ve destekleriyle Saddam Hüseyin özerklik anlaşmasını uygulamadı. Ama, KDP, Mele Mustafa Barzani, Kerkük’ün Kürdistan’ın bir parçası olduğunu her zaman vurguladı.

Hatta, şöyle bir anlatım da vardır. Mele Mustafa Barzani Kerkük üzerinde direnince, Saddam Hüseyin, 1972-1973 yıllarında, Kerkük’ün Kürdler ve Araplar arsında ikiye bölünmesini önerir. Bunun için de İran Kürdistan Demokrat Partisi’nden Abdurrahman Qasımlo’yu (1930-1989) araya koyar. Ama, Mele Mustafa Barzani bu öneriyi kabul etmez. Kerkük Kürdistan’dır diye ısrar eder. Bunun üzerine Saddam Hüseyin, “Kerkük’ün nüfus yapısını bozacağım. Kürdleri Kerkük’den sürüp oraya Arapları yerleştireceğim, böylece Kerkük Arap olacak…” diyerek Mele Mustafa Barzani’yi tehdit eder. Mele Mustafa Barzani, bu tehdit karşısında, “Kerkük”de tek bir Kürd kalmasa bile Kerkük yine Kürdistan’dır” diyerek, Kerkük’ün Kürdlüğünde ısrarlı olur.

Zaafların Bilincine Varmak, Zaaflardan Arınmak

Kürdlerin toplumsal ve politik yaşamında önemli bir zaaf var. Kürd tarihinde bu zaafları izlenmek mümkündür. 1920’lerde, Güney Kürdistan’da, Şeyh Mahmud Berzenci, bir taraftan, “Ben Kürdistan Kralıyım” diyerek Büyük Britanya’dan, kendisini Kürdistan kralı olarak tanımasını istiyor, bir taraftan da, “Padişah, Halife, emperyal devletler elinde esirdir, Padişah’ı, Halife’yi kurtaracağız, İslam’ı kurtaracağız…” diyerek hareket ediyordu. Halbuki, o dönemde Araplar, örneğin, Mekke Şerifi Hüseyin, Osmanlı İmparatorluğu’ndan ayrılıp ayrı bir Arap devleti, Arap İmparatorluğu kurmanın çabası içindedir. Bunun için İngilizlerle gizli-açık yoğun bir ilişki sürdürmektedir. Mekke Şerifi Hüseyin, bu doğrultuda İngiltere’nin kendisine destek vermesini istemektedir. Kendisi Suudi Arabistan’ın kralıydı. Büyük oğlu Faysal Irak’a, ortanca oğlu Abdullah Ürdün’e kral oldu. Küçük oğlu Ali, Suudi Arabistan veliahdıydı.

Bedirxanilerin bağımsızlıkçı çabalarına karşı, fikir adamı Said-Kürdi gibi kişiler, Seyyid Abdülkadir gibi ileri gelen bazı Kürdler, Osmanlı’dan ayrılmamanın, Osmanlıya, Türk’e hizmet etmenin yollarını aramaktaydılar.

Mekke Şerifi Hüseyin’in, Osmanlı’dan ayrılmak için İngiltere ile ilişki geliştirirken, Kürdlerin, Halife’yi, Padişah’ı, kurtaracağız, İslam’ı koruyacağız diye, Büyük Britanya ile savaşa tutuşması, dikkate değer bir süreçtir. Mustafa Kemal, Şeyh Mahmud Berzenci’nin, Büyük Britanya ile savaşını maddi ve manevi olarak desteklemiş ama, kendisi, Kürdlerin, Kürdistan’ın bölünmesi, parçalanması, paylaşılması konusunda, Büyük Britanya ve Fransa gibi emperyal güçlerle gizli-açık her türlü ilişkiyi sürdürmüştür. Mustafa Kemal, Erzurum Kongresi sırasında, Ağustos 1919 da, Kürd aşiret reislerine, Kürd şeyhlerine, toprak sahibi bazı Kürdlere, desteklerini alabilmek için mektuplar yazmıştı. O mektuplardan biri de Şeyh Mahmud Berzenci’ye yazılmıştı. Mektuplarda, Padişah’ın, Halife’nin düşman güçler elinde esir olduğundan, İslam’ın değerlerinin çiğnendiğinden vs. söz ediliyordu.

Bugün de “Türkiyelileşme” diye bir kavram vardır. Türkiye’den, Türklerden ayrılmamak, devlete hizmet etmek yine önemli bir söylem olarak sürüp gitmektedir. Halbuki, Türkiyelileşme olumlu bir söylem değildir. Çünkü Türkiyelileşme, asimilasyon için elverişli bir ortam hazırlamaktadır. Bu süreç Kürdlerin, kürdi, kürdistani özelliklerin, değerlerini aşındırır, onları Türk siyasal kültürünün değerleriyle bütünleştirir.

Hasan Cemal’in, Delila isimli bir kitabı var. (Delila, Bir Genç Kadın Gerillanın Dağ Günlükleri, Everest Yayınları, Şubat 2014,) Kitap gerilla Delila’nın günlüklerini, anası Gülsüm’ün anlatımlarıyla dile getiriyor. Kitapda, Qandil’deki gerillada yaşanan değişimler de söz konusu edilmiş.

Delila Lise mezunu genç bir kadın. Silvanlı. Mayıs 1999’da dağa çıkıyor. Anası Gülsüm, 2005’de kızını, Qandil’de ziyaret ediyor. Kızındaki bir değişim, Gülsüm Ana’nın dikkatini çekiyor: “Baktım, Delila hep Türkçe konuşuyor” “Dedim ki ona” “Sen herkesle Kürtçe konuşurdun. Şimdi burası Kandil, herkesle Türkçe konuşuyorsun, nedir bu hal” “Çünkü herkes Kürtçe bilmiyor, oldu Delila’nın cevabı” Gülsüm Ana sustu.” (s.53)

Türkiyelileşme, devletin, hükümetin istediği bir süreç. Bunu Türk siyasal partileri, Türk basını, Türk sivil toplum örgütleri, Türk solu da savunuyor. Ama, Kürdlere, Kürdistan’a bunun bir iyiliği olmaz. Kürd dilinden uzaklaşarak, Türkçe bilmeyen Kürde Türkçe öğreterek, eğitimini Türk diliyle yaparak, dağ koşullarında bile bunu yaparak, Kürd/Kürdistan sorunu çözülebilir mi?

Kürdlerin Türklere, Araplara, Farslara bitmeyen bir bağlılığı, aşkı var. Ama, Kürd’ün Kürd’e bağlılığı, aşkı yok. Antropolojik olarak bu durumun incelenmesi çok çok önemli bir konu olmalıdır.

7 Haziran 2015 seçimleri için aday adaylığı konusunda yoğun bir başvuru var. Anayasadaki milletvekili yemini dikkate alındığı zaman bu yoğun başvuru daha anlamlı oluyor. Demek ki, Türk’e bağlılık, aşk, söz konusu olduğu zaman, milletvekili yemini gibi bir zorunluluk önemsiz bir ritüel olarak kalıyor. Ama, şu durumu da unutmamak gerekir. Kürdistan’da, 348 toplu mezarda, 4201 kişinin cesedi yatmaktadır. Bu mezarlar halen açılmamıştır. Aileler, yakınlarının kemiklerine bile kavuşamamıştır. Diyarbakır İnsan Hakları Derneği Başkanı Raci Bilici, bir kısım insan hakları savunucularıyla birlikte, 16 Aralık 2014 günü, Diyarbakır’da yaptığı bir basın toplantısında, bu durumu ayrıntılarıyla ortaya koymuştur. Diyarbakır İnsan Hakları Derneği 2011 yılında da Toplu Mezar Raporu açıklamıştı. Toplu Mezar Raporu 2014’de güncelleştirilerek yeniden açıklandı.

Bir tarafta toplu mezarlar. 348 toplu mezar, toplu mezarlarda kalan 4201 ceset… Öbür tarafta Türkiyelileşme diye bir süreç, barış ve çözüm süreci… Türkiyelileşme sürüp gittiği zaman, toplu mezarları gündeme getiremezsin. Toplu mezarları unutup gidersin… Örneğin son 4-5 senedir TBMM’deki Kürd milletvekilleri bu konuda neler yaptılar?

Kürdlerde, diplomasinin gelişmesi büyük bir gerekliliktir. Kürdlerin savaşta kahraman olmaları, geleceklerini değiştirememektedir. Diplomasinin, bu bakımdan geliştirilmesi önemlidir. Kürdler her koşul altında, federasyon, bağımsızlık gibi talepleri olduğunu vurgulamak durumundadır.

Kürdler, Kürdistan’da ülke kurmanın yolunu yordamını aramalıdır. Türkiye, Kürdler için bir diyasporadır. Ankara’da, Haymana, Konya’da, Cihanbeyli, Kulu, Şereflikoçhisar gibi alanlarda, İstanbul’da, Esenyurt, Sultanbeyli, Avcılar gibi alanlarda, yani Kürdlerin yoğun olarak yaşadığı yerlerde, özel belediyeler (kantonlar) kurma çabası içinde olmalıdır.

Devletle yapılan görüşmelerde, arada, uluslar arası gözlemcilerin bulunmasında ısrarlı olunmalıdır. Kürd/Kürdistan sorunu bir iç sorun değildir. Uluslar arası bir sorundur. Sürece Birleşmiş Milletler’in katılması da istenmelidir.

Bir Kürd askeri gücünü varlığı elbette çok önemlidir. Kürdleri silah bırakmaya zorlayan bir zihniyetin, Kürd/Kürdistan karşıtı bir zihniyet olduğu açıktır.

Peşmergenin iyi savaştığı besbellidir. Ama, son aylarda, basından öğreniyoruz ki, peşmerge ordusunda generallerin sayısı durmadan artıyor. Bu, olumsuz bir gelişmedir. Türk ordusunu taklit etmek sağlıksız bir gelişmedir. Peşmerge, peşmerge olarak kalmalıdır, mütevazi olmalıdır, Mesut Barzani gibi… Kürdler, bir devlet sahibi oluncaya kadar, albay, general, tuğgeneral, tümgeneral, korgeneral, orgeneral… gibi rütbelere tamah etmemelidir. PKK/KCK’nin bu konudaki tutumu olumludur. Mele Mustafa Barzani, Mele Mustafa olduğu için değerlidir, saygındır. “General Mustafa Barzani” ifadesindeki “general” sözcüğü, Mele Mustafa Barzani’ye daha büyük bir saygınlık vermez. Mahabad Kürdistan Cumhuriyeti’nin Mele Mustafa Barzani’ye general unvanı verdiği biliniyor.

Halkların Demokratik Partisi’nin kurulduğu günlerde, Barış ve Demokrasi Partisi’nden bir milletvekili şöyle demişti. “Biz Halkların Demokrasi Partisi’ni, Kürd milliyetçiliğinin önünü kesmek için kuruyoruz. Kürd halkının, Kürd milliyetçiliğine eğilim göstermemesi için kuruyoruz.” Bu, çok talihsiz bir açıklamadır. Çünkü Kürd milliyetçiliğini Türk milliyetçiliği ile eşitleyen, Arap milliyetçiliği ile, Fars milliyetçiliği ile eşitleyen, aynı kefeye koyan bir açıklamadır. “Her türlü milliyetçilik kötüdür” şeklinde bir açıklamadır.

Türk milliyetçiliğine elbette karşı olmak gerekir. Çünkü Türk milliyetçiliği fetihçidir, asimilasyoncudur. Kürdlere asimilasyonu dayatır. Asimilasyona karşı direnenlerin imha ile karşılaştıkları yakından biliniyor. Cumhuriyet tarihinin Kürdlere ilişkin politikası, uygulaması bu değil midir? Devletin, Kürdlere ilişkin temel politikası, asimilasyon, inkar, imha değil midir? 1930’larda, dönemin Adalet bakanı, Ord. Prof. Dr. Mahmut Esat Bozkurt, Türk olmayanlar için neler söylemişti?

Kürd milliyetçiliğinin içeriği böyle midir? Kürd milliyetçiliği, baskı altında tutulan, inkar ve imha edilen Kürd değerlerini baskıdan kurtarmak, gün yüzüne çıkarmaktır. İnkar ve imha edilen, bunun için de her türlü devlet terörüyle yok edilmeye çalışılan kürdi ve kürdistani değerleri yaşamaktır. Bunun, bu sürecin kime ne zararı var? Irkçı ve sömürgeci devlet görüşüne, resmi ideolojiye zarar verdiği ise açıktır. Türk milliyetçiliği elbette zararlıdır. Çünkü Türk’ün dışındaki kimlileri yok etmeye, Türkleştirmeye gayret etmektedir. Kürd milliyetçiliğinin, başka hakları Kürdlüğe asimile etmek gibi bir amacı yoktur. Başka halkların ülkelerini işgal etmek, orada yerleşmek gibi bir amacı yoktur. Kürd milliyetçiliğinin amacı, kendisine yapılan baskıları, zulmü gerileterek kürdi, kürdistani değerler gün yüzüne çıkarmaktır. Bu bakımlardan, Türk milliyetçiliği ile Kürd milliyetçiliğini ayını kefeye koymak yanlıştır.

“Sen Türklüğe asimile olacaksın, Türklüğe asimile olmadığın sürece imha ile karşı karşıya kalacaksın” anlayışıyla, “ben Kürd kalacağım, kürdi, kürdistani değerlerle yaşayacağım” anlayışını aynı kefeye koymak iyi niyetli bir tutum değildir.

Kürdler, elbette milliyetçi olmalıdır. Ezilen yok edilmeye gayret edilen kürdi ve kürdistani değerlere sahip çıkmak için milliyetçi olmalıdır. Kendi anadilini bilmeyen, Türklüğe asimile olmuş bir Kürd’ün “ben milliyetçi değilim, enternasyonalistim …” vs. demesi bir ironidir. Bu sözde, tarih bilici, toplum bilinci yoktur. Ulusal olmayan, kendi ulusuna, ulusal değerlerine bu kadar yabancılaşan bir Kürdün “enternasyonalistim” demesi, insanı sadece gülümsetir.

Bunun gibi, “Ben bölücü değilim, enternasyonalistim…” diyen bir Kürd de tarih bilincine, toplum bilincine sahip değildir. Çünkü, bölünen sensin. Çünkü, senin ulusun, senin ülken bölünmüş, parçalanmış, paylaşılmış, senin kendinden haberin yok… Ben, Enternasyonalistim demek senin bu vurdumduymaz durumunu gizleyemiyor.

Türklük Sözleşmesi

Barış Ünlü, son üç-beş yıldır, Türklük Sözleşmesi, Türklük halleri konusunda çalışmalar yapıyor. 14 Şubat 2015’de, İstanbul’da, İBV’nda da bu konuda bir konferans verdi. Mesut Onatlı’nın, demokrathaber sitesinde yer alan, “Türklük, Sünnilik, Erkeklik ve Özgecan, 18 Şubat 2015” başlıklı yazısı bu konferans hakkında bilgi vermektedir.

Yukarıda, Barış ve Demokrasi Partisi’nden bir milletvekilinin, Halkların Demokratik Partisi’nin kurulduğu günlerde, 2012 sonlarında, “biz halkların Demokratik Partisi’ni, Kürdlerin, Kürd milliyetçiliğine eğilim göstermemesi için kurduk” dediğinden söz etmiştik.

Bu milletvekili Türkçe konuşuyor, Türkçe yazıyor, Türk dilinin gelişmesi için çaba harcıyor. Devletin hiçbir yaptırımıyla karşılaşmadan bunu doğal olarak yaşıyor. Bir Kürd, Kürtçe yazdığı, Kürdçe konuştuğu için, Kürd dilinin gelişmesi için çaba harcadığı için nelerle karşılaşıyor? Baskıyla, zulümle karşılaşıyor. Tek parti dönemini, 1950’leri, 1960’ları, 70’leri ve daha sonrasını düşünelim. Devlet, idari ve cezai yaptırımlarıyla bunu engellemeye çalışıyor. Devlet, idari ve cezai yaptırımlarıyla bu gelişmeyi engellemeye, baskı altına almaya çalışıyor. Sözü edilen milletvekili ne yapıyor? Kürdçe konuşan, Kürdçe yazmaya çalışan, Kürdçe’nin gelişmesi için çaba harcayan kişiyi, “sen milliyetçilik yapıyorsun, sen devrimci değilsin, milliyetçisin…” diye suçluyor. İşte, Türklük Sözleşmesi, Türklük halleri burada gündeme geliyor.

Bu milletvekili Türklük sözleşmesine imza atmamış olabilir. Hatta Türklük Sözleşmesinden haberi bile olmayabilir. Ama Türk olma, ona bir imtiyaz veriyor, o da Türk olmanın imtiyazından yararlanıyor, işte. Kendisi, Türkçe konuştuğu, yazdığı için hiçbir sorunla karşılaşmıyor, bunları doğal olarak yaşıyor. Kürdçe konuşan, Kürdçe yazmaya çalışan, Kürdçe’yi geliştirmeye çalışan kişileri de milliyetçi olmakla, devrimci olmamakla suçluyor. Türk olmanın imtiyazından yararlanıyor.

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

Bilgi

This entry was posted on 21/09/2015 by in Nivîsen Ji Derve.
%d blogcu bunu beğendi: